Powered By Blogger
TİYATRO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TİYATRO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2018 Perşembe

Othello - William Shakespeare

Shakespeare'in eserlerini fırsat buldukça okuyorum ama bir sonraki okuma anının heyecanı daha fazla olsun diye araya mutlaka uzun bir zaman dilimi koyuyorum. En son Shakespeare'in Macbeth eserini okumuştum, şimdi ise yine en sevilen eserleri arasında sayılan Othello'yu okumayı tercih ettim. Othello, Macbeth ve Hamlet gibi Shakespeare'in en iyi eserleri arasında sayılmakta. Bu nedenle yazıldığı günden bu yana pek çok kez sahnelenmiş ve sinemaya da birkaç kez uyarlanmış. Hikayenin asıl kahramanı olan Othello, hayatını savaşlarda geçirmiş, Venedik'in ileri gelenlerince savaş sanatı ve zekası övülen Mağripli bir komutandır (kendisine zaten bu lakapla seslenirler). Venedik'te geçirdiği zaman zarfında şehrin ileri gelenlerinden birinin kızı olan Desdemona ile aralarında bir çekim olur ve gizlice evlenirler. Bu durum yükselme ve daha zengin olma hırsı ile yanıp tutuşan Venedikli çavuş Iago'nun hiç hoşuna gitmez. Aynı zamanda yiğit komutan Othello'nun kendisine yaver olarak da Iago'yu değil de Floransalı Cassio'yu seçmesi Iago'nun iyice hırsa kapılmasına neden olur. Bu nedenle, Osmanlı'nın donanma çıkaracağı haberi üzerine Kıbrıs'a gidildiğinde Othello'nun hayatını karartmak üzere kötülük dolu planlarını uygulamaya koyar. Othello'nun karısına olan aşkını, duygusal anlamdaki acemiliğini ve kendi zehirli tatlı dilini kullanarak onun yüreğini kıskançlıktan yakıp kavurur. Savaş sanatının inceliklerini bilen Othello, bilinçaltında yaşadığı  bir nevi aşağılık kompleksinin de etkisiyle, üzerinde durup düşünmediği haberler neticesinde geri dönülemez hatalar yapmaya başlar.

Söylenenlere göre, Shakespeare bu tragedyasının olay örgüsünü Cinthio adıyla ünlenen bir yapıttan esinlenmiş. Yine de yazarın başka bir yapıttan karakterleri veya olayların bir kısmını esinlenmesi kanaatimce eserin değerini azaltan bir unsur değil, netice olarak Shakespeare ortaya muhteşem bir kıskançlık tragedyası çıkarmış: Othello, saf kötülük olarak tasvir edilen Iago ve saf iyilik olarak tasvir edilen Desdemona'nın çatışmasında iyiliğin kötülüğe karşı yenilmesinin trajedisidir. Aslında Shakespeare'nin eserinde bahsettiği karakterler her insanın içinde gömülü bulunan duyguları taşımaktadır, sadece bir şeyin ateşlemesiyle derindeki duygular açığa çıkar. Hatta kıskançlık duygusu o kadar iyi tasvir edilir ki, psikolojide patolojik kıskanma duygusuna "Othello Sendromu" adı verilir. Bu durum beni belki de insan psikolojisini anlamak için zaman zaman Shakespeare okumak gerekiyor diye bile düşündürür :). İyi okumalar!

"...
Deri olmayan ancak bu sözleri çekebilir,
Keyif duyup bunları sevebilir,
Ama derdine sabırdan medet uman
Hem sözleri, hem kederi yüklenir
Özdeyiş insanı ya keyiflendirir ya kederlendirir
Ne yana çeksen o yana gittiğinden, iki anlama gelir;
Ama hep lafta kalır bu sözler sonunda.
Şimdiye kadar hiç görmedim ben
Kulak yoluyla iyileştirildiğini yürek acısının
..."

28 Eylül 2018 Cuma

Şair Evlenmesi - Şinasi

Türk Edebiyatı derslerinden de hatırlayacağınız gibi, Şinasi Türk Edebiyatına ilkleri getiren kişidir. Hatta yalnızca tarz olarak yeni edebiyat biçimleri getirmekle kalmaz, aynı zamanda içerik olarak da gözlemlerinden faydalanır, toplumu eğitmeyi amaçlar. Bu çerçevede, Şinasi'nin 1860 yılında yazdığı tek perdelik komedisi, Şair Evlenmesi tiyatro eseri de Batılı anlamdaki ilk tiyatro eseri olarak kabul edilir. Şinasi'nin bu oyunu yazarken amacının ne olduğunu bilemiyoruz ama oyunun kısa olması (tek perdelik), birkaç mekanda geçmesi ve kısa konuşma metinleri olmasından bahisle, aslında oyununu oynatma umudunu taşıdığını söyleyebilmek mümkün. Güldürünün ilk olarak Tercüman-ı Ahval gazetesinde tefrika olarak yayınlanması eserin sahnelenmemesi ihtimalinde yine de topluma ulaştırılmasını amaçlamış olabilir. Şair Evlenmesi konu bakımından dönemin Osmanlı toplumundaki görücü usulü evlenmenin sonuçlarını eleştirmeyi amaçlayan bir hikaye seçer. Oyunun ana kahramanı olan Müştak Bey, Batılı tarzdaki davranışları ve kılık kıyafeti nedeni ile toplumda pek sempatisi olmayan eğitimli birisidir. Sevdiği kadın olan Kumru Hanım'la "Kılavuz Kadın" ve "Yenge Hanım" adı verilen çöpçatan kadınlar aracılığı ile evlenmeyi amaçlar. Ancak toplumda sık sık rastlandığı gibi vekaleten yapılan nikahtan sonra karşısında Kumru Hanım'ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım'ı görür. Bu işten nasıl sıyrılacağı ile merak konusudur.

Henüz tercüme tiyatrolar bile yayılmamışken Şinasi'nin edebiyatta büyük bir adım atarak yayınladığı tiyatro eseri, gazetede yayınlandığı yıldan sonra unutulmuş ve yıllarca kimse tarafından dikkate alınmamış. Şinasi'nin vefatından sonra bir kitapçı Tercüman-ı Ahval koleksiyonunda bu esere rastlayarak onu yayınlamış ve eser birkaç kere de sahnelenerek ünlenmiştir. Tiyatro eseri olarak Şair Evlenmesi'nden bir Moliere ya da Haldun Taner tiyatrosu seviyesini beklememek gerekir, tahmin edileceği üzere edebi anlamda pek çok eksiği var ancak Şinasi tiyatro türü henüz edebiyatımıza girmemişken bu eser ile çağdaş edebiyatta bir dönüm noktası yaratmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

"...Bir de yüz görümlüğünü nasıl etmeli? Adam sen de, o kolay. Şöyle birkaç beyit veriveririm olur biter: Bir kumrusun sen tab'a muvafık / Yapsam yuvanı sinemde layık / Can ü gönülden ben oldum aşık / Yapsam yuvanı sinemde layık. Benim gibi fakir bir şairin vereceği yüz görümlüğü bu kadar olur. "

18 Ekim 2014 Cumartesi

Nana - Emile Zola

Kitabın konusunu Hint Filmlerine benzettim zira tıpkı Hint Sineması gibi bir karakterin hayatının bir kesitini bize sunuyor (Nana'nın tiyatroda Venüs rolünü oynamaya başladığı zamandan önceki hayatı hakkında neredeyse hiçbir bilgi yok, içinde yaşadığı zaman uzun uzun tüm detayları ile anlatılmasına rağmen kitabın sonu yine çok hızlı geçiyor). Kitapta olaylar Nana'nın Paris'in en ünlü tiyatrosunda rol almasıyla başlıyor ve Paris'in varoşlarından geldiği birkaç yerde vurgulanan bu iri ve sarışın kız sahip olduğu cinsel cazibe ile insanları bir anda etkilemeyi başarıyor. Aslında oyunculuk ve ses olarak hiçbir yeteneği yok, sahnede de mucizeler yaratmıyor, hatta yetiştiği yer olan kaldırımların kabalığını sahneye yansıtıyor ancak cesareti (Venüs'ün denizden çıktığı sahneyi çırılçıplak ve üzerinde yalnızca bir tül ile oynuyor) ve erkekleri etkileyen albesini sayesinde çok kısa sürede tüm Paris yüksek sosyetesinin konuştuğu biri haline geliyor. Nana'nın eski hayatına dair bildiğimiz birkaç şey çok fakir bir aileden geldiği ve halasının yanında yaşayan ve on altı yaşındayken dünyaya getirdiği minik bir oğlu olduğu. Bu gizemli kızın geçtiği yollar ve onu tiyatroda Venüs rolünü oynamaya getiren süreç hakkında da tatmin edici bir bilgi edinilemiyor ancak hayatını bedenini kullanarak kazanmayı alışkanlık haline getiren bir kızın ne tür yollardan geçerek o noktaya geldiğini tahmin etmek de zor olmayacaktır. Tiyatrodaki ani yükselişi ve tüm erkeklerin onun etrafında pervane olmasının ardından istediği lüks hayatın zengin erkeklerin yatağından geçtiğini keşfeden Nana (bir kadın neden fahişe olur?) yaşadığı eski sefil hayatın intikamını alırcasına metresliğini yaptığı erkeklerin hayatlarını tam anlamıyla mahveder.
 
Ben Emile Zola'yı natüralizm akımının bir temsilcisi sanırdım :). Ancak bazı kaynaklardan okuduğuma göre, bu kitaptaki çarpıcı tezatlar (güzellik abidesi Nana'nın kitabın sonunda içine düştüğü durum veya parasız olduğu dönemde mücevherler ve heykellere süslü dev bir aşk yatağı yaptırması) ve Paris'in kalburüstü kesiminin çürümüşlüğü Fransa'da kurulan II. İmparatorluk döneminin sahte lüksünün bir fahişe üzerinden resmedilmesiymiş. O halde, bu haliyle sembolist olan eser nasıl bir natüralistin elinden çıkmış olabilir? Kanaatimce Zola İmparatorluğu eleştirmekten ziyade Nana isimli karakteri gerçekten yaratarak aşırılığa varan bir biçimle gerçeği anlatıyor (Aynı nedenler aynı sonuçları doğuracağından, Nana'nın çevresini incelemek onu anlamanın en iyi yoludur, bir de bu kızın kaçarı yok, fahişe olacaktır). Demek istediğim kitabı okurken olayların akışına odaklanmak ve altında yatan toplumsal nedenleri bir kenara bırakmak gerekiyor. Zira Nana'nın kendi yazgısını biçimlendirecek bir gücü yoktur.

Kitapta çarpıcı bulduğum noktalar Mösyö Fauchery'nin yazdığı bir makalede Nana'yı sineğe benzetmesi, çıplaklığın, cinselliğin ve seviciliğin bu kadar çok anlatıldığı bir kitapta hiçbir erotizmin olmaması, Nana'nın narsistliğinin gözümüze sokulması ve kadın ve erkeğin soya çekimden kaynaklanan farklılıklarının özellikle kitabın son sahnelerinde tüm netliğiyle vurgulanması. Germinal kadar beğenmesem de, oldukça etkileyici bir eser olduğunu kabul etmek zorundayım. Okumayanlara tavsiye ederim!

"... Siz erkekler öküz olmasaydınız eğer bizim yanımızda olduğu kadar karılarınızın  yanında da rahat ederdiniz. Kadınlarınız kaz olmasaydı sizi alıkoymak için bizim katlandığımız zorluklara katlanırdı... Azizim söylediklerim kulağında küpe kalsın! (Nana)"