Powered By Blogger
İSTANBUL BAROSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSTANBUL BAROSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2014 Cuma

Anılar - Av. Halis Özdemir

Bu yılın Nisan ayında kaybettiğimiz değerli Avukat Halis Özdemir'in avukatlık anılarını yazdığı "Anılar" kitabını birkaç sene önce İstanbul Barosundan temin etmiştim. Bir süre zarfında kitabı okumadığımı yakın zamanda fark ettim ve hemen okumaya başladım. Avukatlık mesleğini olması gerektiği gibi -ya da alışageldiği gibi desek daha doğru olur- icra edemediğimden, bu konuda yazılan anı vb. yazılar oldukça ilgimi çeker. Üstad Özdemir de bu anılarını tüm yalınlığıyla bu kitabında (biraz da politikaya ve askerlik anılarına değinerek- anlatmış. 1921 doğumlu olduğu için kendisinin 1951 yılında fiilen avukatlığa başladığı ve neredeyse hayatının son yıllarına kadar (2014) avukatlık yaptığı düşünülürse, bu süreçte ne kadar farklı ve münferit olaylara şahit olduğunu hayal etmek zor olmayacaktır. Avukatlık yıllarının (1979'a kadar) ilk otuz yılını doğup büyüdüğü yerde (Ardahan'da) geçiren Halis Özdemir, Kars, Ardahan ve Artvin civarındaki arazi ve ceza davaları ile ilgilenmiş ve karşılaştığı ilginç olayları ve zorlukları yeri geldiğinde isim vererek aktarmıştır. Ancak kitapta o kadar çok isim ve tarih bilgisi vardı ki pek çoğunu aklımda tutamadım :). Yalnızca profesörler ve bazı edebiyatçılara ilişkin olarak belirtilenler aklımda kaldı. Bununla beraber, olaylar kronolojik sırayla aktarılmadığı için (öyle tahmin ediyorum ki Halis Özdemir anılarını değişik zamanlarda aklına geldikçe yazmış) okurken bazı yerlerde aklımın karıştığını itiraf etmem gerek. Bir diğer eleştirebileceğim nokta da, (muhtemelen bir editör tarafından kontrol edilmediği için) bazı imla hataları ve düşün cümlelerin ve bazı noktalarda anlam akışı kopuyor.

Olgun yaşına ulaşmış ve tecrübelerini genç nesile aktarmak isteyen her üstad gibi, Halis Özdemir de önceliği görgü kurallarına (adab-ı muaşeret) vermiştir. Buna ilişkin verdiği örneklerde, düzgün konuşmanın ve görgü kurallarına uymanın hayatın her evresinde, gerek özel hayatta gerekse meslek yaşantısında her zaman artısı olacağını vurgulamıştır: Yerinde ölçüsüne göre saygılı olan kim kaybetmiş?

"... Hani derler ya boğaz kırk bölümdür; insanın  ağzından muhatabına sarf edilecek, çıkacak sözcükler kırk kez tabiri caizse gümrüğe tabi tutulacaktır. Yoksa yıllarca dost edindiğiniz insanlar anında sizden soğuyabilir. Medeni alemde insan ilişkileri bir nevi sırat köprüsünden geçmeye benzer. Söz ağızda iken sizin esirinizdir. Ağızdan çıktıktan sonra, siz onun esirisiniz."

 "Baki kalan bu dünyada bir hoş seda imiş derler ya. Ceset toprak oldu. Sanıklar belki tutukluluklarını dahi unutmuş olabilirler. Fakat, bizimkinin hoş sadası unutulmadı daha. Hukuk Usulü hocamız rahmetli Sabri Şakir 'Üslupta tatlı, fikirde güçlü olmalıyız' derdi."

30 Ekim 2014 Perşembe

Noterler ve Edebiyat - B. Sadık Albayrak

Kitabın adının çok çekici olmadığının farkındayım. Herhangi bir kitapçının rafında görseniz muhtemelen (ki zaten eleştiri tarzında yazılan kitapların pek okuyucusu yoktur) eliniz bu kitaba gitmez. Kitap adını İnsancıl dergisinin 2003 Mayıs sayısında yayınlanan ve noterlik müessesesinin sert bir şekilde eleştirildiği "Noterler ve Edebiyat" isimli yazıdan almaktadır. Bu yazı üzerine hakkında Noterler Birliği tarafından tazminat ve ceza davası açılan yazar, beraat ettiği bu davaların süreçlerini, söz konusu yazıyı ve savunmasını kitabın sonuna ekleyerek, kitabı bu şekilde isimlendirmeyi seçmiştir. Genel olarak kapitalizmin ve tekelciliğin eleştirildiği kitap, "Bata Çıka Edebiyat", "Soru Yağdıran Edebiyat", "Tarihi Soluyan Edebiyat" ve "Noterler ve Edebiyat" olarak dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yasaklanan kitaplar hakkında kısa bir yazı, bankaların sponse ettiği yayınevleri (bu durumu ölüsoyuculuk olarak nitelendirmiştir) ve 1980 sonrasında Türk Romancılığının daha da geriye gittiği iddiası üzerine bir yazı (Bu konuda kendisine katılmıyorum, zira ben sanatın ve edebiyatın bir devinin halinde olduğuna inananlardanım. İyi bir kitap belli kalıplarda olmak zorunda değildir), kapitalizmin neden olduğu reklam sanatı üzerine bir eleştiri ve edebiyatta bireycilik üzerine bir yazı bulunmaktadır. Sadık Albayrak edebiyatta bireyciliğin sebebinin emperyalizmin tekelci anlayışının dünyayı bütünüyle ele geçirmesi olarak değerlendirmekte ve 1980 yılının toplumsal tarihte olduğu kadar sanat tarihinde de bir milat olduğunu savunmaktadır. Yazıların tamamına baktığımızda toplumcu görüşü savunan, Rus Klasiklerini okumayı seven, Brecht hayranı ve anti-kapitalist bir yazarın profili çizilmektedir.

Kitapta en sevdiğim bölüm Tarihi Soluyan Edebiyat olarak adlandırılan ve birkaç yazarın eserleriyle birlikte tanıtıldığı bölümdür. Kitap okumayı seven birisi olarak, okuduğum kitaplarda henüz tanımadığım bir yazarın tanıtılmasından çok memnun olurum zira bir hazine bulmak gibidir yeni bir yazarı & şairi keşfetmek. Bu bölümde Yusuf Ziya Bahadınlı, Şükran Kurdakul, Mehmet Güler, Güngör Gençay, Ümit Kaftancıoğlu, Ruşen Hakkı gibi öykü yazarları ve şairler tanıtılmıştır. Okunacak kitaplar sıraya girdiği için kısa zamanda okuyabilir miyim bilmiyorum ancak aklımın bir köşesinde bu isimleri tutacağım.

Kitapta eleştirdiğim bazı hususlar var ama çok uzun yazmayı sevmediği için bazılarına değineceğim. Öncelikle; entel insanların kullandığı (genelde televizyon programlarına çıkan festival filmi tadında kitap tanıtan yeni yazarlar gibi) ve TDK'da yeri olmayan, ne olduğunu tam çözemediğim kelimelerin kullanılması beni rahatsız eder. Bu kullanımların Sayın Albayrak kitabın bazı bölümlerinde kullanmış: yanlışlamak (s.61), kişiliklilik (s.63), yalıtlamak (s.71), olumlamak (s.87), somutlamak (s.149) vb. Ayrıca "Noterler ve Edebiyat" bölümünde, davacı vekili avukatın dava dilekçesinde Balzac adının küçük "b" ile yazılmasını eleştiren bir yazardan, kitabında "typing mistake" dediğimiz küçük hatalarının olmamasını beklerim: türkçe (s. 40), süpriz (s.241). Bu konuda en dikkatimi çeken husus ise Ülkü Tamer'in "Konuşma" isimli şiirinden yapılan alıntıdaki küçük hatadır: "Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten." (s. 256) olmalıydı özgün hali (sevdiğim şiirlerden biri olduğu için dikkatimi çekti). Şiirlerden devam edersek, Günümüz Şiiri Üzerine Notlar başlıklı yazıda İlhan Berk'in biraz acımasız eleştirilmesine alındım açıkçası. En sevdiğim şair olmasa da, "Ne Böyle Sevdalar Gördüm, Ne Böyle Ayrılıklar" şiirinden dolayı kendisini severim. Aslında doğadan, denizden ve çiçeklerden bahsettiği için kendisini "ot şairi" olarak nitelendirmesi değil eleştirdiğim nokta, daha ziyade öyle ya da böyle, bir emek harcamış şairlerin şiirleri için "tükenmiş şiirlerden uzak durun" telkini yapmasıdır. Bu bana değişime kapalı ve belirli kalıplar dışındaki sanatı kabul etmeyen birinin söyleyeceği söz gibi göründü. Resim yapmayı ve şiir okumayı seven birisi olarak, hiçbir sanatçı için "tükenmiştir" veya "uzak durmakta yarar vardır" diyerek söz etmem diye tahmin ediyorum.

Farklı bir bakış açısı kazanmak istiyorsanız, okumanızı tavsiye ederim: "Her yapıt özel olarak yaratıcısını, genel olarak bütün insanı içerir. Buna göre güzel, bir insanın ve bir insanlığın özelliklerini taşır."

14 Ağustos 2014 Perşembe

Avukatlıkta 50 Yıl - Fadıl Altop

"Avukatlıkta 50 Yıl" Üstad Av. Fadıl Altop tarafından derlenen ve kendisinin elli yılı aşkın süre gerçekleştirdiği avukatlık mesleğindeki izlenimlerinden ve hayat tecrübelerinden oluşan bir anı kitabıdır. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Fadıl Altop uzun süre İstanbul Barosunda ve Türkiye Barolar Birliğinde önemli görevler almıştır. 2009 yılında yayınlanan bu kitaba uzun süredir sahiptim ancak bu hafta okunacaklar arasında ön sıralarda kendine bir yer bulabildi :). Özellikle dava avukatlığını icra etmeyen ve dolayısıyla "sahada olmak" deyimine bir hayli uzak birisi olarak kitapta anlatılan olayları merakla okudum. Yaşanmış anekdotların satır aralarında dönemin hükümetleri eleştirilmiş ve iyi bir avukat olmanın yanı sıra iyi bir insan olmanın telkinleri yapılmıştır. Anlatılan pek çok anısı muhtelif zamanlarda Güncel Hukuk Dergisinde yayınlanmış olan kitabın önsözü Prof. Dr. Köksal Bayraktar tarafından yazılmıştır. Öğrencilik yıllarında tıp okuyup doktor olma hayallari kuran Fadıl Altop, istemeden girdiği hukuk fakültesinde değerli hocalarının da yardımıyla "insanların en az sağlık kadar hukuka da ihtiyaçları olduğuna, haklarının  çiğnendiğine, can ve mal güvenliklerinin gasp edildiğine, haksız tecavüzlere maruz kaldıkları o ümitsiz anlarda, insanların dürüst bir avukata ve dürüst bir yargıya ihtiyaç duyduğuna" ikna olarak hukuk fakültesinden mezun olmuş ve uzun yıllar boyunca kendi ahlak ve vicdanına uygun şekilde avukatlık yapmıştır. Hatta mesleğinin ilk yıllarında çocuğu hasta iken elinde henüz ona ilaç yaptıracak mikatrda para yok iken usulsüz bir davayı ve kendisine bu dava için teklif edilen parayı reddetmesini şu sözle açıklamıştır:"Böyle bir durumda çocuğunuzun ölümle kalım noktasında ilaç parasını tamamlayamadığınız bir anda size önerilen yolsuz bir davanın karşılığı ihtiyacınızın beş katı ücreti reddedemezseniz, sakın avukat olmayın."

Avukatlara bakış açısını, dönemin politik gelişmelerinin hukuk ve adaleti nasıl etkilediğini (bu her parti değişikliğinde yaşanmıştır, günümüze has değildir) değerli bir avukatın anılarından okuyacaksınız. Eğer ilginizi çeken bir konu ise, okumanızı tavsiye ederim.

"İlk girdiğim duruşmayı hiç unutmadım. Üstadım, sulh mahkemesindeki bir tahliye davasının son ceslesine beni göndermişti....Mahkemeye gittim, duruşmaya girdim, Hakim Bey, taraf vekilleri geldi, davacı vekiline soruldu "talib-i tahlif" misiniz? diye suali bana tevcih etti. Bu iki kelimeyi hiç duymamıştım. Durakladım, bir daha tekrar etti, yine cevap veremedim. Bu sorada davalı vekili olan yaşlı meslektaşım, Hakime hitaben:

- İşte efendim, bu cahillere ruhsat verip avukat yapıyorlar! dedi

Hakim bey son derece sinirli bir tavırla "Avukat bey ne biçim konuşuyorsunuz, sizi böyle konuşmaktan men ederim!" dedi. Bu duraksamadan cesaret alarak, Hakim beye hitaben ve çok nazik bir üslupla "Sayın Hakimim, hiddet buyurmayın, ben cehaletimi kabul ediyorum. ancak bunu telafi edecek önümde çok uzun yıllarım var. Ama meslektaşımın bu adap ve terbiye noksanını giderecek vakti kalmamış." dedim. Hakim belli etmemekle birlikte, beni tasvip eden bir tavırla duruşmaya devam etti..."