Powered By Blogger

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Martin Eden - Jack London

Amerikan Edebiyatına ile şimdiye kadar Harper Lee dışında pek ilgi gösterdiğim söylenemez. Aslında özel bir sebebi yok, yalnızca fırsat olmadı diyebilirim. Halbuki Amerikan Edebiyatında da Steinback, Edgar Allan Poe, Hemingway, Jack London gibi birbirinden başarılı yazarlar bulunmaktadır. Hepsini sırasıyla okumaya fırsatım olur diye ümit ederek, ilk tercihimi Jack London'dan yana kullandım. Çocukluğumda yazara ait Beyaz Diş kitabını okumuştum, belki de daha önce bir şekilde tanışmış olduğum için kendisini tercih etmişimdir :). Yazar  1909 yılında tamamlamış olduğu Martin Eden'de bir gemi işçisinin ideallerinin peşinden giderek yazar olma çabasını anlatmaktadır. Aslında Martin Eden kendi sınıfında (işçi sınıfı) sıradan ama mutlu yaşamaktayken bir gün tesadüf eseri bir burjuva kızı (Ruth) ile tanışmasının ardından bu hayallere kapılır. Ruth'un eğitimli ve sevgi dolu yaşamından, tavırlarından, kırılgan ve kültürlü halinden oldukça etkilenen Martin, ona daha da yaklaşmak adına eğitim almayı ve para kazanmayı aklına koyar. Bu motivasyonla başlayan serüven Martin Eden'in kendisini hikaye-makale-roman yazarak çeşitli dergi ve yayınlara gönderirken bulmasıyla neticelenir. Bu süreçte uzunca bir süre sıkıntı çeken Martin, Ruth'un her ne kadar kendisini her haliyle sevse de burjuva geleneklerini de aynı ölçüde sevdiğini fark eder. Aralarındaki sınıf farkı çatışmasına ve toplumda bulunan bazı kalıplaşmış düşüncelere kafa tutan Martin Eden, bu cesur ideallerinin peşinden nereye kadar gidebilecektir acaba? İlaveten bir söylentiye göre bu kitapta anlatılanlar aslında Jack London'un başına gelenlerdir.

Kitapta işçi-burjuva sınıfı çatışması çerçevesinde Amerikan toplumunun izlerini görmek de mümkün. Ekonomiye dayalı bir toplumsal sınıflandırmada, zenginleşen kişilerin sınıf atlamasına şaşırmamak gerek zira aynı olay İngiltere'de yaşansaydı Martin Eden gibi işçi sınıfından birinin soylu bir ailenin kızıyla kendisini birlikte düşünmezi mümkün olmazdı diye tahmin ediyorum. Ancak Amerika'da hangi meslekten kazanılırsa kazanılsın para ile beraber bir itibarın da gelmesi söz konusu oluyor. İdeallerini aşkı ve tutkusu üzerine kurmuş olan genç bir adamın bu gerçekle yüzleşmesi de pek kolay olmuyor haliyle. 
 
Bu arada, daha önce Dostoyevski - Kumarbaz yazısında bahsettiğim stenografinin bu eserde sık sık kullanılması dikkatimi çekti, bu nedenle biraz bahsetmek istedim. Stenografi harfleri-noktalama işaretlerini-kelimeleri kullanmadan sembol ve bazı temel kısaltmalarla yapılan bir hızlı yazma biçimi olarak açıklanabilir. Günümüzde kullanılıyor mu bilmiyorum eskiden mahkeme veya meclis gibi yerlerde tutanaklar stenograflar tarafından tutuluyormuş.

"...Çok mutluydu. Yaşamaktan hiç bu kadar haz duymamıştı. İflah olmaz bir hummayla yanıyordu. Tanrılara mahsus olduğu sanılan yaratma zevkine ermişti. Çevresindeki tüm hayat, çürük sebzelerin ve sabun köpüklerinin kokuları, ablasının pasaklı hali, Bay Higginbotham'ın alaycı yüzü, hepsi bir rüyaydı. Gerçek hayat kafasının içindeydi, yazdığı öykülerde kafasındaki gerçeğin parçalarıydı."

8 Temmuz 2016 Cuma

Bir Kadının Hayatından 24 Saat - Stefan Zweig

Bu kitabı, birkaç gün önce kitabımı iş yerinde unuttuğumu fark edince aldım. Bir arkadaşımı beklemem gerekiyordu ve bu süreyi kitap okuyarak değerlendirmek istediğim için ve eser de çok uzun olmadığından (100 sayfa) tercihimi Stefan Zweig'dan yana kullandım. Kitap mutlu bir evliliği olduğu tahmin edilen iki çocuk annesi bir kadının bir sabah eşini yeni tanıştığı bir adam için terk etmsiyle başlıyor. Monte Carlo yakınlarında olduğunu tahmin ettiğim bir pansiyonda geçen olayda Madam Henriette'nin genç bir Fransız adamla kaçması pansiyonda kalan diğer misafirler için bir anda önemli bir yuvarlak masa tartışmasına dönüşür. Pansiyon sakinlerinin genç bir adamla kaçan kadını adeta taşa tutarak acımasızca eleştirmelerine karşın, olayın anlatıcısı -yazar- bu olayda kadın ile empati kurarak madamı bu küçük topluluğa karşı savunur. Bu hararetli tartışmada yazarın ifadeleri tartışmaya hiç katılmamış olan yaşlı bir İngiliz hanımın -Mrs. C.- dikkatini çeker ve yazar ile özel olarak görüşme talebini iletir. Bütün gece sürecek olan bu özel görüşmede Mrs. C. yıllar önce başından geçen bir yirmi dört saatin hikayesini yazara anlatır ve yalnızca bir gün de sürse, tutkunun insan hayatını nasıl değiştirdiğini ve bir ömür sürecek şekilde nasıl etkileyebileceğini açıklar. Zweig'in bu eserindeki ruh çözümlemeleri ve karakterlerin derinliği o kadar etkileyicidir ki, bu eseri Freud'un çözümlediği yapıtlar arasında yerini almıştır.

Art arda okuduğum iki kitapta kumar konusunun işlenmesi ve kumarbazların anlatılması ilginç bir tesadüf olsa gerek. Dostoyevski ve Stefan Zweig gibi iki dev yazarı karşılaştırmak istemem ancak daha kısa bir kitap olmasına ve ana konusu "kumar tutkusu" olmamasına rağmen Stefan Zweig; kumar bağımlılığını, kumarın insanın gözünü kör eden tutkusunu ve pişmanlığını daha etkileyici vermiş kanaatimce. Stefan Zweig'in eserini okurken gerçekten empati yapabildiğimi hissettim. Tabi sizi etkilemiş gibi olmayayım, ikisi de önemli eserler, okumanızı tavsiye ederim.

"...görünüşe göre kendilerini 'kolayca baştan çıkarılabilenler'den daha güçlül, daha edepli ve daha temiz hissetmek insanların hoşuna gidiyordu. Şahsen ben, bir kadının içgüdülerinin peşinden özgürce ve tutkuyla gitmesini, bilinen örneklerdeki gibi kocasını onun kollarındayken, gözlerini kapayarak aldatmasından daha dürüstçe buluyordum."

30 Haziran 2016 Perşembe

Kumarbaz - Fyodor Dostoyevski

Kumarbaz Dostoyevski'nin en kısa sürede yazdığı eseri bu sanırım. Tam olarak yirmi beş günde tamamlamış. Denir ki, yayınevinin kendisini sıkıştırması sonucu stenograf (hızlı yazım tekniklerinden birisi, araştırabilirsiniz)  bir hanımın yardımı ile yirmi beş günde kendi hikayesini yazıya geçirmiştir. Kitapta bir kumarbazın içine düştüğü çıkmaz ve kumarın insan ruhunu nasıl ele geçirdiği anlatılmaktadır. Roulettenburg'da tatil yapan bir Rus ailesinin (bir zamanlar varlıklı olan Rus General ve ailesi) üzerinden aile ilişkileri, aşk ve tutku sorgulanıyor da denilebilir. Rus ailesinin öğretmenliğini yapan Aleksi Ivanoviç'in ailenin Roulettenburg gezisine sonradan katılmasıyla olaylar başlar. Akıllı bir öğretmen olan Aleksi, General'in yanında sık sık gördüğü bir tefeci Fransızdan sonra General'in nasıl bir borç batağında olduğunu fark eder. Bütün aile Moskova'da yaşayan ve hasta olduğu söylenen büyük halanın ölmesini ve kendilerine büyük bir miras kalmasını beklemektedir. General'in üvey kızı Polina'ya aşık olan Aleksi de bütün olumsuz şartlara rağmen ailenin yanından ayrılmamaktadır. Ailenin kaldığı tatil beldesi aynı zamanda kumarhaneleriyle ünlü olduğu için boş vakitlerini rulet masalarında değerlendiren Aleksi zamanla içinde var olan bambaşka bir tutkuyu keşfeder: kazanma hırsı. Önceleri bunu Polina için yaptığını düşünürken, zamanla aslında tepeden tırnağa kumar hırsına bulandığını fark eder. Maddi durumları kötüleşen General ve ailesiyle arası da bozulan Aleksi'nin bu bağımlılık sonucu her şeyini kaybetmesi an meselesidir.

Kumarbaz eserinde Dostoyevski'nin kendi hayatından esinlendiği söylenmektedir. Gençliğinde Almanya'nın Wiesbaden bölgesinde casinolarda çok para kaybeden ve uzun süre parasızlık çeken yazar, bu şehre atıf yaparak Kumarbaz'da "Roulettenburg" adında farazi bir Alman şehri belirlemiştir. Bu eserinde Suç ve Ceza'daki gibi başarılı bir karakter tahlili yapılmasa da, Aleksi'nin dramatik aşk ve kumar tutkusu sade ve anlaşılır bir şekilde veriliyor. Aslında bu kitapta Dostoyevski'nin asıl sorguladığı şey kumar masasında yalnızca paranın mı yoksa daha fazla şeyin mi kaybedildiği.
 
"...Ve yine kazandım. Siyaha dört yüz koydum...Kazandım. Sekiz yüzün tümünü manque'ya koydum... Yine kazanmıştım. Daha öncekilerle birlikte toplam bin yedi yüz guldenim vardı ve bunlar beş dakikadan daha kısa bir zamanda oluvermişti! Evet, böyle anlarda hayattaki tüm başarısızlıklarını insan bir anda unutuveriyor. Düpedüz yaşamımdan daha da fazlasını ortaya koyarak elde etmiştim bunu; tehlikeyi göze almıştım. Ve şimdi yine insan statüsüne çıkmıştım işte!"

19 Haziran 2016 Pazar

Bir Bilim Adamının Romanı - Oğuz Atay

İtiraf etmek gerekirse kitaba başlarken söz edilen "Bilim Adamı"nın kim olduğunu bilmiyordum. Kitabın arkasında Mustafa İnan diye birinden söz ediliyordu ancak ben kendisini ve değerli eşi Jale İnan'ı bu eser ile tanıdım. Bir Bilim Adamının Romanı'nda yazar İstanbul Teknik Üniversitesi'ni bitirdikten ve İsviçre'de doktora yaptıktan sonra İTÜ'de mekanik kürsüsünü kuran ve yıllarca bilime hizmet eden Prof. Dr. Mustafa İnan'ın yaşam öyküsünü anlatıyor. 1911 yılında Adana'da seyyar posta memuru Hüseyin Avni Beyin ve Rabia Hanımın çocuğu olarak dünyaya gelen Mustafa İnan orta okulu ve liseyi parasız yatılı olarak okuduktan sonra Yüksek Mühendis Mektebi'ne birincilikle kaydolur (İTÜ'nün eski adı). Üniversite eğitiminden sonra devlet bursuyla Zürih'e doktoraya gönderilir. Fotoelastisite (teknik bir terim ancak kitapta bir bölümde açıklaması yapılmaktadır) alanında araştırma yapan ilk Türk bilim insanı olmasının yanında fotoelastisite laboratuvarını da kurarak İTÜ'de bilim alanında bazı ilklerin başlatıcısı olur. En genç dekan ve en genç rektör olma unvanlarını da elde eden Mustafa İnan belirli tür çalışma alanlarında da (mekanikten anlayanlar kitaptan bazı bilgileri edinebilirler) öncüsü olmuştur. Mustafa İnan'ın eşi Türkiye'nin ilk kadın arkeologu Prof. Dr. Jale İnan'dır. Antalya'da yapılan pek çok kazı çalışmasını yürüten Jale İnan Antalya ve Side Müzelerinin kurulmasını sağlamış ve tarihi eser kaçakçılığıa karşı kurtarma kazıları gerçekleştirmiştir. Bu iki insanın hikayesinin iki yüz yetmiş sayfaya sığması çok garip ancak Oğuz Atay'ın da dediği gibi; bir hayat hikayesi yazmak, bir hayatı yaşamak kadar zordur.

Mustafa İnan "nasıl iyi bilim adamı olunur"un nadir örneklerinden birisi olmalı. Akademik hayatını devamlı beslemesinin yanı sıra, ney üfleyen, Fuzuli, Mevlana ve Yunus Emre şiirlerini okuyan, Kızılderililerden Arya-Daharma'ya kadar pek çok konuda araştırmalar yapan bir bilim insanını tanıyacaksınız. Türkçe, Farsça, İbranice, Arapça kökenli kelimeler ve anlamları üzerine de kafa yoran Mustafa İnan'ın bu konuda yazdığı bir Dil ve Matematik isimli makalesi de mevcuttur. Peki neden Oğuz Atay biyografi yazarken Mustafa İnan'ı anlatmayı tercih etti diye düşünebilirsiniz. Bunun sebebi kendisinin Mustafa İnan'ın eski bir öğrencisi olmasıdır. Oğuz Atay da roman ve öykü yazarı olmasının yanında İnşaat Mühendisi ve akademisyendir.

"Bir gün de bir son sınıf öğrencisi (Oğuz Atay) girdi odaya. Mustafa Hoca'dan başka kimseye başvurmaya cesaret edememişti. Aslında Mustafa Hoca'dan çekiniyordu: bu hocaların eşraf saatine güven olmaz. Üstelik ikinci sınıfta Mustafa Hoca beni azarlamıştı imtihanda. Yazın ders çalışırken sakal bırakmıştım. Hoca da imtihanda fırsatı kaçırmadı tabi: 'Ne o hacca mı gidiyorsun?' Biz de fırsatı kaçırmadık tabi: 'Yok hocam, şu imtihanı bir vereyim, doğru berbere gideceğim.'"

6 Haziran 2016 Pazartesi

Memleket Hikayeleri - Refik Halit Karay

Anadolu'yu ve Anadolu halkını Sabahattin Ali kadar iyi anlatan başka bir yazar daha yok sanırdım. Meğer henüz Refik Halid Karay ile tanışmamışım. Memleket Hikayeleri'ni, kitapta anlatılan olayları ve karakterleri gerçekten çok beğendim. Hikayelerden tek tek bahsetmek istemiyorum ancak en sevdiğim hikayelerden birkaçının Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri ve Komşu Namusu olduğunu belirtmek isterim.  Refik Halid bu eserinde İstanbul da dahil olmak üzere memleketin farklı yerlerinde (1908'den itibaren farklı zamanlarda) geçen toplamda on sekiz hikayeye yer veriyor. Türk Edebiyatında Anadolu'yu tanıtan ilk eser olma özelliğine sahip olan Memleket Hikayeleri ilk olarak 1920 yılında yayınlanmış ve geçtiği dönemi en canlı anlatan eserler arasında sayılmıştır. Daha sonra farklı zamanlarda tekrar basıldığını tahmin ettiğim kitaba, 1947 yılında yazılmış bir hikaye daha eklenmiştir (son hikaye: Garaz). Başarılı gözlemler ve detaylı betimlemelerin yer aldığı eser, yazıldığı dönem itibariyle de yalın ve akıcı bir Türkçe ile yazılmış olduğu söylenmektedir. Elimdeki eser orijinal diline sadık kalınarak basıldığından, aradan geçen bir asıra rağmen rahatlıkla anlaşıldığı düşünülürse, muhtemelen doğru bir bilgidir. Bununla beraber, aradan geçen yüz yılın da çok şey değiştirmemiş olduğu kanaatindeyim zira bu memlekette yaşayan her insan grubunun bir kişi/olay ile anlatılması gerekse, muhtemelen ortaya yine bu eser çıkardı.
 
Sabahattin Ali okumayı seviyorsanız, bu eseri de çok seveceğinizden eminim, eğer vaktiniz var ise okumanızı tavsiye ediyorum. Refik Halid'in aynı zamanda sürgündeyken yazdığı Gurbet Hikayeleri adında bir hikaye kitabı daha mevcut, temin edebilirseniz, bu eserden de aynı zevki alacağınızı tahmin ediyorum.
 
"İlk insanlar o, yanık ovaları, sarp dağları aşarak buraya çıkmaya neden lüzum görmüşlerdi? Tufan gibi müthiş, nasıl bir tehlike önünden kaçarak buraya yerleşmişlerdi? O, şimdi bilinmiyordu, fakat her halde, bu derece fedakarlığa katlanabilmek için mühim sebepler olmalıydı."
 
"Geniş ününü mizah ve siyasal yergi yazılarıyla sağlayan Refik Halid'in mizah yazıları gibi hikâyeleri de edebiyatımızın bu alanında bir aşama olmuştur. O zamana kadar İstanbul sınırları dışına çıkamayan Türk hikâyesini Anadoluya yöneltmekle hikâyeciliğimize yeni bir ufuk açmış, yeni bir soluk getirmiştir."

Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Paris Ne İstediğimi Anlat Bana - Rachel Spencer

Bu kitabı yıllar önce (2009 yılında) indirimli kitaplar bölümünden almıştım, daha önce okumaya hiç fırsatım olmamış. Aslında kitapta anlatılanların hayatımı değiştirdiği söylenemez, ama bir anı kitabı olması ve benim henüz sahip olmadığım tecrübeleri anlatması dolayısıyla okuduğum için de pişman değilim :). Kitap, yazar Rachel Spencer'in bir gün hayatını değiştirmek istemesiyle başlıyor. Gazetecilik yapmasına rağmen asıl yapmak istediğinin bu meslek olmadığını hisseden Rachel, ne yapmak istediğine karar verebilmek için her şeye biraz ara vererek, Paris'e doğru çocuk bakıcılığı yapmak üzere yola çıkar. Kitapta birkaç yerde aslında yazar olmak istediğini ima eden Rachel, Paris'te au pair (dadı) olarak geçirdiği dönemi, Amerika'ya döndüğünde bir gazetede yazı dizisi olarak yayınlar ve sonrasında anılarından oluşan bu kitap ortaya çıkar. Kitabın anlatımı oldukça sıkıcıydı ve Rachel'in de Paris'te eğlenceli vakit geçirdiği de pek söylenemez. Dolayısıyla akıcı veya eğlenceli bir kitap olduğunu düşünerek okumaya başlamanız kitabı bırakmanıza sebebp olabilir. Ayrıca gazetecilik yapmak istemeyen Rachel'in Paris macerasından sonra Amerika'ya döndüğünde tekrar gazetecilik mesleğine devam etmesi de şaşırdığım hususlardan birisi. Sanırım Paris kendisine gerçekten ne istediğini anlatamadı ya da asıl istediğinin gazetecilik olduğunu vurguladı, anlayamadım. Kitaba ilişkin sevdiğim birkaç yer, Paris dışında yer alan kırsala birkaç günlüğüne yaşayama gittiği bölümdü, Fransız kırsalındaki pazar yerleri ve yaşam tarzı bana çok tanıdık geldi. Ayrıca kırsaldaki Fransız'ların çiftliklerde kendi şaraplarını kendileri yapmalarını, yemek pişirme konusunda ustalaşmalarını (ekmek çeşitleri) ve basit rahatsızlıklara doğal tedavi yöntemleri uygulamalarını da ilginç buldum. Okumak isterseniz, sıkıcı bir kitap olduğunu ve genç bir kadının gelgitleri üzerine kurulduğunu anımsatmak isterim.

"Aylar önce 23 yaşında yeni güne uyandığımda hiç planlamadığım, hatta hiç istemediğim bir hayat yaşıyor olduğumu fark ettim. Bildiğim her şey yanlıştı - olduğumu zannettiğim kişi, nereye gitmeyi ve ne yapmayı düşündüğüm... Küçük bir kız iken sahip olduğum bütün o hayaller, üzüntüden bitkin düşüşlerim ve dua, ümit edişler ve dileyişler... Bunların hepsi üniversite yıllarım süresince ve sonrasında bir bilinmeze doğru giderek kayboldular."

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Bir Düğün Gecesi - Adalet Ağaoğlu

Adalet Ağaoğlu'nun dört yılda tamamladığı bu eser (1974-1978 yılları arasında yazılmıştır) Dar Zamanlar Üçlemesi'nin ikinci kitabı. Kitap Ölmeye Yatmak romanının devamı şeklinde kurgulanmıştır ancak bu kez ilk kitapta detaylı anlatılan Aysel karakterine değil de, Aysel'in yakın çevresindeki (eşi Profesör Ömer, kız kardeşi ressam Tezel, Aysel'in annesi Fitnat Hanım, yeğeni ve gelin Ayşen vb.) kişilere odaklanarak onların hayatlarından kesitler sunmaktadır. 1970'li yılların siyasi ve ekonomik sorunlarını bir düğün gecesinde Ankara Anadolu Kulübü'nde düğüne katılan insanlar üzerinden anlatan yazar yazıldığı dönemde oldukça ilgi görmüş ve bu eser ile çok sayıda ödül almış. Bununla beraber, belki konjonktürün değişmesi sebebiyle belki de aradan geçen kırk yılın yeni nesil üzerindeki etkisi sebebiyle bilemiyorum ama ben okurken konudan çok sıkıldığımı itiraf etmek isterim. 1970'li yılların ordu-siyaset ilişkisi ve  farklı politik görüşlerin ve toplumsal sınıfların çarpışması konuları ne kadar objektif bir çerçeveden ve akıcı bir dille anlatılıyor olursa olsun benim için okunması çok zor eserler haline geldi maalesef. Bir açıdan da eğer ilginiz varsa, dönemi anlamak ve dönemim şartlarının insanların hayatlarını nasıl etkilendiği öğrenmek adına okunabilir bir eser olduğunu düşünüyorum. Daha önce de belirttiğim gibi, Adalet Ağaoğlu gözlem yeteneği çok güçlü olan bir yazar, ve bu eserinde de bu yönünü açık bir şekilde görüyoruz.
 
Güçlü karakterlerin iç dünyalarında gezinmek isterseniz bu kitaı okumanızı tavsiye ederim (umarım benim gibi sıkılmazsınız). Kitabın akılda kalan pek çok yönü var ancak benim açımdan en çok akılda kalan cümle (Türk Edebiyatında da en bilinen başlangıç cümlelerindendir): İntihar etmeyeceksek içelim bari!

"Bayılıyorum ülkeme. Bu ülkeye! Her gün festival. Her gün çok eğlenceli geçiyor. O iyi sergilerim döneminde, o iyi sergilerimden birinde, usulca yanıma sokulup da yüzüme tüküren, elinin tersiyle de yeterince devrimci bulmadığı şu yanağıma bir şamarcık konduran bir yığın Jeanne d'Arc'ımızdan en millet kurtarıcısı bile, şimdi yeni Mehmetçik'imizin elinden kızlığını nasıl kurtaracağının telaşına düştü."

Ölmeye Yatmak eseri hakkında:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/05/olmeye-yatmak-adalet-agaoglu.html

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Canım Aliye, Ruhum Filiz - Sabahattin Ali

Sabahattin Ali insan olmaya dair tüm duyguları çok derin yaşayan bir insan. Pek çok kitabını okumuş biri olarak üzüntülerini sonuna kadar hisseden ve yazan biri olduğunu söyleyebilirim. Sabahattin Ali'nin mektuplarından oluşan Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabında, kendisinin aşk, sevgi ve özlem duygularını yakından hissediyor olacağız. Özellikle nişanlılık dönemlerinde biricik nişanlısı Aliye Hanım'a yazdığı mektuplardan gerçek bir aşk ve özlem fışkırıyor gibi. Nişanlılık döneminde İstanbul'da yaşayan (kendisi Ankara'da) Aliye Hanım'a evleneceği güne kadar neredeyse birkaç günde bir gönderdiği mektuplar kitabın ilk bölümünü oluşturuyor (1935 yılına ait). Aliye Hanım'ın Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış, bu nedenle ne yazmış olabileceğini yalnızca yazarın mektuplarından tahmin edebiliyoruz. Devamında 1943-1944 yıllarında Sabahattin Ali askerde iken eşine yazdığı mektuplar bulunmakta. Buraya kadar tüm mektuplar -muhtemelen alışkanlığı sebebiyle- hep eski yazı ile yazılmış (Osmanlı Alfabesi, mektupların görüntüleri de eklenmiştir). Ancak arada kızı Filiz Ali'ye gönderdiği kısa mektupları yeni yazı ile (Latin Alfabesi) yazılmış. Filiz Ali'nin yeni okula başladığı düşünülürse, yalnızca yeni yazıyı okuyabildiğini tahmin ediyorum :). Aliye Hanım'ın olduğu gibi, Filiz Ali'nin de kendisine yazdığı mektuplar kitapta yayınlanmamış. Son olarak, 1946-1947-1948 yıllarında ait mektuplar da (maddi sıkıntılara, siyasi sorunlara ve dergilerine değinen) eserde yerini alıyor.

Sabahattin Ali tanınan ve sevilen bir yazar, bu nedenle özel hayatını da anlatsa, mektuplarının yayınlanmasında kendi adıma bir sakınca görmüyorum. Ancak eşinin ve kızının mektuplarının yayınlanmamış olmasını üzüntüyle karşılasam da yerinde bir hareket olarak görüyorum. Kitap kendisinin mektuplarından oluştuğu için eleştirilecek bir yönü yok ama son mektubunun 13 Mart 1948 (vefatından yaklaşık bir ay önce) olması beni biraz hüzünlendirdi.
 
"Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin."

29 Nisan 2016 Cuma

Gelmiş Bulundum - Edip Cansever

Türk şiirinde imge ve çağrışım yöntemi ile yeni bir söyleyiş hedefleyen İkinci Yeni akımının önce gelen isimlerinden Edip Cansever'in okuduğum ilk kitabı bu oldu: Gelmiş Bulundum. Aslında ticaret işiyle meşgul olan Edip Cansever, şiiri bir anlamda hobi olarak yazıyor da diyebiliriz. İlk şiirini 1944 yılında İstanbul dergisinde yayınlatmış ve gençlik döneminde çıkan çeşitli edebiyat dergilerindeki şiirlerini "İkindi Üstü" kitabında toplamış. Bu kitabındaki şiirler için Orhan Veli'nin "Genç bir şairin, üstelik insana birçok umutlar veren bir şairin ilk çıkardığı kitap için kötü sözler söylemek istemem" diyerek kendisinin henüz yüzeysel gözlemler yaptığını ve şiirini geliştirmesi gerektiğini kibarca ima etmiştir. Yavaş yavaş kendi tarzını bulan ve İkinci Yeni akımına yaklaşan şairin en sevilen eserlerinden birisi "Yerçekimli Karanfil" olmuştur. Yerçekimli Karanfil şiiri ile 1958 Yeditepe Şiir Ödülü'nü kazanan şairin bu tarihten sonra eserlerinde bütünü itibariyle bakıldığında tutarlı bir çizgide ilerlediği söylenebilecektir. Hayatının son yıllarında kendisini yalnızca şiirlerine adayana şairin 1960'dan itibaren Türk şiirini etkileyen şairler arasında yer aldığını da söylemek mümkündür. Oldukça üretken olan bu şairin bir kitabını okumak isterseniz (şiri dışında hikaye türünde de eserleri mevcuttur) seveceğiniz bir eserini bulabileceğinizden eminim. Yerçekimlik Karanfil şiirinden bir alıntı aşağıdadır:

"Biliyor musun ? az az yaşıyorsun içinde / Oysaki seninle güzel olmak var / Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi / Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda / Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor.
...
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle / Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil / Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk / Birleşiyoruz sessizce."
 
"Cansever'in yapıtının bütününe bakıldığında, onun büyük bir atmosfer ustası olduğu göze çarpar. İstanbul'un ana caddelerinde kaybolan, kuytu ara sokaklarda bu kayboluşun içinden kendi umutsuz arayışına kapılan antikahramanların bungun epopesi doğar. Cansever, Türk şiirinin çağdaş insanın yaralı portresini en usta biçimde çizen şairdir."  E. Batur.

26 Nisan 2016 Salı

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk


Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un son yayınlanan eseri olması açısından kitap oldukça rağbet gördü. İlginç bir kapağa sahip olması ve arkasındaki  tanıtımı da okuyunca ilgimi çekti ve okumaya karar verdim. Öncelikle belritmek isterim ki, beğenmedim. Elbette vaktimin boşa gittiğini söylemiyorum ama hikayenin beklentimi karşılamadığını söylemek isterim. Kitap hakkında kendi fikirlerimi detaylandırmadan önce kitabın konusundan bahsedelim. Üç kısıma ayrılan kitabın ilk iki kısımlarında ana karakter Cem'in bakış açısından üçüncü kısımda ise "Kırmızı Saçlı Kadın"ın bakış açısından hikaye anlatılmaktadır. Ana karakter Cem 1980'li yılların başında henüz lise öğrencisi olan ve babasıyla yakınlık kuramayan bir çocuktur. Babasının kendisini ve annesini bırakarak ortadan kaybolması neticesinde, para kazanabilmek için yazları bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlar ve onu babası yerine koyar. Cem, Öngören adlı bir kasaba yakınlarında yapılan çalışmalar sırasında bütün hayatını etkileyecek iki olay yaşar: kırmızı saçlı kadınla tanışması ve ustasından ayrılışı. İkinci bölüm ise ilk bölüm gibi durağan ilerlemiyor, okuyucu bir anda Cem'in başarılı bir müteahhit olarak yükselişini, eşiyle evlenmesini, kendi hayatından da yola çıkarak Sophokles'in Oidipus hikayesin ve Firdevsi'nin Rüstem & Sohrab hikayesinin peşine düşmesine şahit oluyor. Bu bölüm hızlı ilerlemesinin yanında, Türk filmlerinde izlemeye alıştığımız ilginç tesafüleri de bir araya getiriyor. Üçüncü kısım ise kırmızı saçlı kadının bakış açısından son bir değerlendirme olarak sunuluyor. Ancak anlatım tekniği olarak ilk iki kısımdan farklı değil.

Kitabın tek güzel yanı, diğer Orhan Pamuk eserlerine kıyasla daha kolay okunuyor olması, bir de eski eserleri okumak konusunda merak uyandırması. Maalesef başka bir şekilde eseri övemiyorum, ben, sık sık aynı şeylerin tekrarlanması, sürekli başa dönüp dönüp aynı noktaya gelinmesi ve okuyucuya kendi çıkarımını ve yorumunu yapmasına izin verilmemesi nedeniyle kitaptan hoşlanmadım. Ayrıca sürekli tekrar edilen cümleler/fikirler bir noktadan sonra kitabın anlatımını da oldukça zayıflatmış. Yine de aşk ve kıskançlık gibi duyguları yoğun bir şekilde verildiğini de söylemek isterim.
 
"Babasız büyürsen alemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanırsın...Ama bir süre sonra ne yapacağını bilemez, dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın."
Ona cevap vermiyor, bizim kuyuya yaklaştığımızı, yıllar süren arayışımın sonuna geldiğimi hissediyordum."

18 Nisan 2016 Pazartesi

Mürebbiye - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yine gülsem mi ağlasam mı bilemediğim bir Hüseyin Rahmi romanı daha! Natüralist bir yazar olan Hüseyin Rahmi'nin aynı zamanda yergilerini ve gözlemlerini mizahi bir dille okuyucuya aktarması sebebiyle kitaplarının trajikomik hikayeleri okuyucuyu güldürmeden edemiyor. Osmanlı'da toplum tarafından yanlış anlaşılan "Batılılaşma" serüvenini eserlerinde sıklıkla konu eden Hüseyin Rahmi, "Mürebbiye"de de aynı eleştiriyi yapmaktadır. İmparatorluğun son dönemlerinde iyi gelir sahibi ailelerin (biraz da moda olması ve kendilerine statü kazandırdığını düşünmeleri sebebiyle) çocuklarına Batılı tarzda eğitim verebilmek için yabancı mürebbiyeler almasının aile yapısını temelden sarstığına inanan yazar bu mesajını, Anjel adındaki Fransız mürebbiye ve zengin ve gelenekçi bir bey olan Dehri Efendi'nin ailesi üzerinden vermektedir. Dehri Efendi ilk eşinden iki çocuğu (Şemi Bey ve Melahat Hanım), Melahat Hanımın eşi Sadri Bey, erkek kardeşi Amca Bey, ikinci eşinden iki küçük çocuğu ve evin hizmetlileri ile büyük bir konakta yaşamaktadır. İkinci eşinden olan çocuklarının Batılı tarzda bir eğitim alması için Fransa'da düşkün bir kadın olan ancak yolu bir şekilde İstanbul'a düşünce sanki asıl mesleğiymiş gibi mürebbiyelik yapmak isteyen Anjel ile anlaşır. Anjel belki önceleri iyi niyetle görevine başlamış olsa da, sonradan konaktaki erkeklerin kendi cazibesinden kolaylıkla etkilendiğini görünce bu durumu lehine çevirip biraz da maddi kazanç elde etmeyi amaçlar. Aynı konakta yaşayan erkekleri kolaylıkla idare eden Anjel de bir noktadan sonra işlerin sarpa saracağını sorgulamaya başlar.

Hüseyin Rahmi için "yanlış anlaşılan Batılılaşmayı" eserlerinde sık sık eleştirdiğinden bahsettik ancak bu eserinde sadece bu hususa değinmiştir demek doğru olmayacak. İnsanların, çocuklarının eğitimi için yabancı mürebbiyelere güvenmelerinin toplumda eğreti durmasından ziyade, kendini geliştirmek konusunda başarısız bir grup erkeğin cinsel açlıklarından doğan çatışmalar da anlatılmak istenmiştir denilebilir. Başarılı gözlem yeteneği sayesinde Hüseyin Rahmi, çökmek üzere olan bir imparatorluğu, insanlardaki alafrangalık merakını ve herkesin kendine göre yorumladığı ahlak kavramı üzerine başarılı bir eleştiri yapmaktadır. Okumanızı tavsiye ederim.

"Şemi deminden beri yürüttüğü muhakemeleri tamamen bozarak Mürebbiye aleyhindeki fikrini aniden değiştiriverdi. Çünkü onu masum görmeye, onu affetmeye, yine evvelki gibi sevmeye şiddetle ihtiyacı vardı. Gönül muhabbet sarayını harap olmuş görmektense bazı hakikatleri çiğnemekten çekinmez."

Hüseyin Rahmi'nin "Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç" eseri:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2015/12/kuyrukluyldz-altnda-bir-izdivac-huseyin.html

7 Nisan 2016 Perşembe

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

Harper Lee'nin geçtiğimiz Şubat ayında vefat ettiğini öğrendiğimde, aylardır okuma listemde olan "Bülbülü Öldürmek" ("To Kill a Mockingbird") eserini artık çok ihmal ettiğimi düşünerek okumaya karar verdim. Kitabın konusu hakkında (filminin sahip olduğu ünü de düşünürsek) herkesin bilgisi olduğunu tahmin ediyorum, ama kısaca özetlemek gerekirse küçük bir kız çocuğunun gözünden (7 veya 8 yaşında olduğunu tahmin ediyorum) Amerika'nın Alabama eyaletinde yaşanan ırkçılığın ve eşitsizliğin anlatılması da diyebiliriz. Yaşadıkları Maycomb kasabasında avukatlık yapan Atticus'un küçük kızı Scout Finch, kendisinden dört yaş büyük abisi Jem, siyahi hizmetçileri Calpurnia ve yazları beraber vakit geçirdikleri çocukluk arkadaşı Dill ile sade ve mutlu bir hayata sahiptir. Rutin hayatlarını önemli ölçüde değiştiren olan, beyaz bir kıza tecavüz iddiası ile yargılanan siyahi bir adam olan Tom Robinson'u savunmak görevinin babası tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Irkçılığın günlük hayata işlemiş olduğu bir kasabada bir anda bütün dikkatler Finch ailesine çevrilecek ve Scout'un insanlara karşı bakış açısı tamamen değişecektir. Romanın en başarılı bulunan yönlerinden birisi, anlatımın, gözlemlerin ve kıyaslamaların gerçekten zeki ve küçük bir kız çocuğunun hayal gücüne uygun başarılı bir şekilde yazıya aktarılmış olmasıdır. Ayrıca yazarın kitaptaki yargılama sahnesini yazarken on yaşındayken şahit olduğu bir olaydan esinlendiği ve kitaptaki Dill karakterinin de çocukluk arkadaşı Truman Capote olduğu da söylenenler arasındadır. Günümüzde bile hala aktüel olan adalet, eşitlik ve ırkçılık gibi temaları anlatan bun eseri, insanları hem toplumun bir parçası olarak hem de bireysel olarak incelemesi, başarılı gözlemler yapması sebebiyle okuma listelerinize eklemenizi tavsiye ederim.

Amerika'da siyahi insanlara ırkçılığın hat sahfada olduğu bir eyalet olan Alabama'da büyümüş olan Harper Lee, 1960 yılında yayınlarığı "Bülbülü Öldürmek" eseriyle çok başarılı bulunmuş ve 1961 Pulitzer Ödülünü kazanmıştır. Bir yıl sonra Gregory Peck'in başrolü ile filme çekilen ve oscar alan eserin yayınlandığı tarih itibariyle konusunun (1960) bir devrim niteliğinde olduğu da bir gerçektir. Harper Lee'nin yıllarca başka bir roman yazmamış olması edebiyat çevresi açısından üzüntüyle karşılansa da, 2015 yılında, devam kitabı "Tespih Ağacının Gölgesinde" ("Go Set a Watchman") yayınlanmıştır (umarım kısa bir süre içinde okuma şansı bulurum).

"İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır."
....
"Bülbüller bizi eğlendirmek için şarkı söylemek dışında bir şey yapmaz. İnsanların bahçelerindeki bitkileri yemezler, mısır ambarlarına yuvalanmazlar, tek yaptıkları iş bize içlerini dökmektir. İşte bu yüzden bülbülleri öldürmek günahtır."

28 Mart 2016 Pazartesi

Çolak Hacı / Yaşamı ve Şiirleri - Şarkışlalı Aşık Serdari

Sivas'ın aşıklarıyla ünlü ilçesi Şarkışla'dan bir aşığın akılda kalan şekilde derlenmiş şiirleri ve kısaca hayatının yazıldığı bir eser "Şarkışlalı Aşık Serdari". Doğum tarihi tespit edildiği kadarıyla 1834 olan ve asıl adı "Hacı" Aşık Serdari, çocukluğunda geçirdiği bir rahatsızlık sonucu kolunun birini kaybedinde yaşadığı bölgede "Çolak Hacı" olarak tanınır olmuş. Tahmin edeceğiniz üzere "Aşık Serdari" kendisinin şiirlerinde kullandığı mahlastır ve bir rivayete göre, aşık atışmalarında çevresindeki aşıkları sürekli alt ettiği için, kendisine komutan anlamına gelen Serdari mahlası uygun görülmüştür. Dönemin şartları gereği okula gidemeyen ve okuma yazma öğrenemeyen Aşık Serdari şiirlerini söyledikten sonra unutmamak için ara sıra yapılan arkadaş toplantılarında okurmuş. Hayatı tam olarak bilinemese de, iki evlilik yaptığı ve ondan fazla çocuk sahibi olduğu söylenenler arasındır (çocuk ölümlerinin fazla olduğu bir dönem olduğunu düşünürsek, kaçının hayatta kaldığını söylemek zor). Bu kitapta Aşık Serdari'den derlenen şiirler ve insanların hatırlarında kaldığı kadarıyla şiirlerin bazılarının hikayeleri anlatılmıştır (örneği aşık olduğu kadınlara yazdıkları, fakirliğini anlattığı, doluda kaybettiği bostanına yazdığı kaçırdığı kızın babasına yazdığı şiirler gibi). Dikkatimi çeken bir husus bazı şiirlerde Aşık Serdari mahlasının olmamasıydı, ama muhtemelen bunun sebebi, kendisinin bu mahlası ün kazandıktan sonra kullanmaya başlamasıdır. Tabi sözlü geleneğin bir sonucu olarak, söyleyeni unutulan birkaç şiir de kendisine atfedilmiş olabilir.

Kitap çok detaylı hazırlanmış veya akademik olarak çalışılmış bir eser değil, ama Türk Halk Edebiyatının bir parçası olan ozanların unutulmaya yüz tutan geleneğini anımsatması açısında benim nezdimde değerli bir eser. Önceden beri, halk edebiyatı geleneklerini ve özellikle saz şairlerinin gündelik yaşama dair söyledikleri ezgili şirileri çok severim; yeri gelmişken Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Türküler Dolusu" şiirinin bir kısmını yazmak isterim: "...Şairim/Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası/Ayak seslerinden tanıırm/Ne zaman bir köy türküsü duysam/Şairliğimdem utanırım..."

Dünyada murad almayan,
Arayıp eşin bulmayan,
Kendi kadrini bilmeyen,
Elin kadrini ne bilsin?

Sinemi vurdum kamaya,
Felek ahımı komaya,
Alışmış pancar yemeğe
Narın kadrini ne bilsin?

Gurbete çıkmayan yiğit,
Karın kadrini ne bilsin,
Göz ağrısı bilmeyenler
Körün kadrini ne bilsin?

21 Mart 2016 Pazartesi

Tasfiye - Imre Kertesz

2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü alan Imre Kertesz, 1929 yılında Macaristan'da yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve 1944 yılında Auschwitz toplama kampına gönderilmiştir. Toplama kamplarından sağ çıkmayı başaran yazar akabinde gazeteciliğe başlamış ve çeşitli eserler yazmıştır, ancak dönemin siyasi baskıları nedeniyle eserlerini yayınlatmakta büyük zorluklar yaşadığı söylenmektedir. Toplama kamplarında yaşadığı tecrübeleri zaman zaman eserlerine yansıttığı bilinen yazarın bu eserinde de Auschwitz'in izlerini görmek mümkün. Yazar bu kitabında toplama kampında doğmuş bir yazarın (kendisini B. veya Bé diye tanıtıyor) mutsuz ve intiharla sonuçlanan yaşamını kısaca ele alıyor. Aslında kitap B.'nin aşırı dozda morfin alarak intiharıyla başlıyor diyebiliriz. B.'nin geride bıraktığı küçük arkadaş grubundan bir editör olan Keseru, hem B.'yi intihara sürükleyen sebepleri bulmak hem de doğuştan yazar olduğuna inandığı B.'nin geride bıraktığı opus magnum romanını ortaya çıkarmak için kendince araştırmalar yapar. B.'nin müsveddeleri, geride bıraktığı Tasfiye isimli tiyatro eseri ve eşyaları arasında aradığını tam olarak bulamayan Keseru, son bir umut eski eşi Judit ile görüşme yapar. Keseru saplantılı şekilde aradığını bulabilecek mi göreceğiz ancak net olan bir şey var, B.'nin bize verdiği mesaj: Holocaust henuz sona ermemis bir durumdur.

Ben henüz başka bir kitabını okumadım ama Tasfiye'nin benim beklentimi karşılamadığını da itiraf etmek isterim. Bunun sebebinin yazarın takip etmesi zor yorucu anlatımı mı yoksa tercümenin başarılı olmaması mı olduğunu bilmiyorum ancak ben tercüme olduğunu tahmin ediyorum. Zira birkaç yerde kelimeler sanki o cümleye tam oturmamış gibi geldi bana, aynı şekilde tercümanın neden sürekli "kinik" diye bir kelimeyi tekrar etmek istediğini anlamadım. Kelimeyi anlayabiliyorum, ne ifade ettiğini de, ama bu kelime kitabı okurken sürekli dikkatimi dağıttı ve belki de daha yaygın ve akıcı ifadeler seçilebilirdi diye düşündüm. Imre Kertesz'in bu eseri henüz beni tatmin etmedi, ama belki ilerde başka bir eserini okurum.

"...Uzun zamandan beri kullanılmayan eski bir İncil ifadesi var: Yazı bilgini. Bir yazı bilgini bir yetenekten fazlasıdır. O felsefeci değil, filolog değil, üslupçu değil. Kekelese de, onu hemen anlamasan da: Yazı bilginini hemen fark edersin. Bé bir yazı bilginiydi. Geride bıraktığını yitirmememiz gerekir. Sırrı bunda yatıyor."

Yazara ait bir röportajı okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
http://www.notosoloji.com/imre-kertesz-her-yer-auschwitz/

14 Mart 2016 Pazartesi

Çakıcı'nın İlk Kurşunu - Sabahattin Ali

Muhtemelen bu bloga yazmaya başladığımdan bu yana en çok tercih ettiğim yazar Sabahattin Ali olmuştur. Ancak kendisinden okuduğum bu kadar kitaba rağmen, Sabahattin Ali'yi gerçekten tanımam kitap sayesinde oldu diyebilirim. Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden olmasına rağmen Sabahattin Ali en çok hikaye ve romanlarıyla tanınır, işte bu eser kendisinin farklı taraflarını da tanımaya vesile olmaktadır. Kitabın muhteviyatında yer alan şiirleri (bazılarının eski yazıyla görüntüleri taranmıştır), hikayeleri, makaleleri, bir adet opera eseri (Kağnı eserini operaya uyarlamış) ve kendi çizimleri (resim çizdiğini yeni öğrendim) aslında yazarın çok yönlü olduğunun kanıtıdır. İçerikte yer alan hikayelerden bir tanesi ("Barsak" hikayesi) tamamalanamamıştır, şiirleri de diğer şiir kitaplarındaki gibi tatmin edici değil, muhtemelen Sabahattin Ali bu eserler üzerinde daha çalışmayı planlıyordu. Ancak son bölümde yer alan makaleleri çok etkileyici, özellikle "Kadınlar Üzerine Bir Konferans" ve "Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır" başlıklı yazılar kendisinin ne kadar öngörülü ve bu konuların aradan geçen seksen yıla rağmen ne kadar aktüel olduğunu göstermektedir. Farklı türleri içinde barındırmasına rağmen, kitabın adının "Çakıcı'nın İlk Kurşunu" olmasının sebebi, kitapta aynı adla yer alan uzun hikayedir. Adından da anlaşılacağı üzere, hikayede Türk edebiyatında hakkında çok yazılan ve efsaneleşen Çakırcalı Mehmet Efe (Çakıcı Efe) adındaki eşkıya anlatılmaktadır. Son olarak belirtmek istediğim, kitabın muhtemelen en hüzünlü bölümü, yazmayı planladığı ancak yazamadığı roman ve hikayelerin listesidir. Keşke öldürülmeseydi ve bu eserleri de kendisinin kaleminden okuyabilseydik!
 
Kitabın üzerinde yazan "Tereke" kelimesinin fikir vereceği üzere, bu kitapta toplanan eserler yazarın "sandığı"ndan çıkan mirasıdır.  Kitabın önsözünde yazıldığı kadarıyla, Nüket Esen, Sabahattin Ali'nin sandığından çıkan eserlerin 1997 yılında kızı Filiz Ali tarafından kendisine ulaştırılması akabinde, oluşturduğu küçük bir ekip ile tümünü tarayıp yeni yazıya aktararak düzene soktuğu bu eserleri bu kitapta bir araya getirmiş (farklı başlıklar altında tasnif edilenler ve şahsi mektupları ayrı kitaplarda yayınlanmıştır). Bir sandık açılınca her zaman içinden hazine çıkmayabilir, ancak bu kez öyle olmamış anlaşılan! Hayatta olmayan naif ve sevilen bir adamın iç dünyasını öğrenmek isterseniz, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
 
"Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimaği ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir." Kadınlar Üzerine Bir Konferans, Konya, 1932.