Powered By Blogger

28 Nisan 2014 Pazartesi

Bir Yaz Gecesi Rüyası - William Shakespeare

Sandman'in üçüncü kitabı olan "Düş Ülkesi"nin bir bölümünde Shakespeare'in "A Midsummer Night's Dream" oyunu (aynen oyunda söz edilen karakterlerden oluşan) fantastik dünyadan bu dünyaya gelen bir grup fantastik karakterlere oynanıyordu (izleyiciler arasında Dream, periler kraliçesi Titania, Oberon, şeytan Puck vb. vardı). Bu ilginç bölüm dolayısıyla, Shakespeare'in ilk en önemli eseri olan romantik komedyası "Bir Yaz Gecesi Rüyası"nı çok merak etmiştim. Sandman biter bitmez bu kitaba başladım. Yunan mitolojisinden ilham alan eserde (1595 yılında yazıldığı tahmin edilmektedir) pek çok fantastik olay ve kahraman yer alıyor. Oyunun ana teması aşk ve evlilik olmasına rağmen Shakespeare insani ilişkilerin komikliğine de vurgu yaparak o dönemde başarısız ancak mağrur tiyatro topluluklarını da eleştirmeyi ihmal etmiyor. Hikaye Atina dükü Theseus ve nişanlısı Amazonlar Kraliçesi Hippolyta'nın düğünü arifesinde Atina halkından aynı kıza aşık olan Demetrius ve Lysander arasındaki rekabet ile başlamaktadır. Karşılıksız bir aşkla Demetrius'u seven ve onun Hermia'ya olan sevgisini kıskanan Helena'nın ortalığı karıştırması ve perlier kralı ile periler kraliçesinin arasında -muhtemelen fazla sevgiden- kaynaklanan çatışmanın bu karışıklığı daha da alevlendirmesiyle olaylar gelişir. Pek çok klasik eserde olduğu gibi, bu hikaye de rahatlatıcı bir sonla biter. Oyunun sonunda şeytan Puck kapanışı yapar: Can sıktıysa biz gölgeler/ Şunu düşünün ve hoş görün/ Size görünürken biz demin/ Kestirdiniz farz edin.

"Bir Yaz Gecesi Rüyası, Shakespeare'in fantezisinin enginliğini gösterdiği bir oyundur. Her ne kadar aşk üzerine kurulmuş olsa da, Shakespeare bu oyunda da birey ve toplum eleştirisini ihmal etmemiştir. Onun insan huyu üzerine olan gözlemleri ve bilgisi sıra dışıdır. Bu yüzden hiçbir karakter yapaylık taşımaz. Bu oyundaki periler bile insan ilişkileri ve duyguları taşırlar. Bu oyundaki orman sahnesi bir düş sahnesi gibidir, ama yaşamın gerçekliğini de verir." Muhtemelen bu eser hakkında yapılan en güzel yorum budur. Kitabın tercümanının bu yorumuna ek olarak, bu eserin sınırsız hayalgücüne açık olduğuna da katılmamak elde değil zira her yönetmenin ve oyuncunun bu oyuna ekleyecek bir imgesel tasarımı olabilir. Bu oyun zaten hayalin kapılarını açacak anahtarı da beraberinde getirir.

Fırsatınız olduğu taktirde okumanızı tavsiye ederim! İçinde mitolojik ve fantastik pek çok unsurun yanında zengin ve şiirsel bir dil ile güzel teşbihler bulacaksınız. Benin en çok beğendiğim bölüm, eşek kafalı Bottom'un kendisine büyünün etkisinde aşık olan güzeller güzeli periler kraliçesi Titania'ya verdiği cevaptı:

"Bu bana pek de akla yakın gelmedi sevgili bayan. Ama yine de işin doğrusu, şimdilerde akıl ile aşkın birlikte oldukları pek söylenemez. Ne yazık ki dürüst dostlar bir araya gelip şunları barıştırmıyor... Fırsatını buldum mu nükte yapmaktan da geri kalmam."

21 Nisan 2014 Pazartesi

Sandman / Düş Ülkesi - Neil Gaiman

Düş Ülkesi: Neil Gaiman tarafından yazılan ve çizgi roman sektörünün en çok rağbet gören çizerleri tarafından resimlenen bu akıllıca yazılmış ve derin bir hüzün içeren destan, çağdaş kurgu, tarihi öyküler ve efsanelerin kusursuzca bir araya getirildiği, modern mitoloji ve karanlık fantezinin birleşimi olan bir eser. Sandman'ın bu üçüncü kitabında neredeyse birbirinden bağımsız dört hikaye var. Birincisi 1927 yılında ünlü yazar Erasmus Fry tarafından yakalanan ve 60 yıl boyunca onun tutsağı olan ilham perisi "Calliope"nin hüzünlü hikayesi. Calliope dokuz ilham perisinin (ilham perileri Zeus ve Mnemosyne'nin dokuz gecelik sevişmelerinin ürünleridir) en küçüğü ve epik şiirlerin ilhamıdır. Calliope'dan faydalanarak birbirinden güzel kitaplar yazan Erasmus Fry, onu kendisi gibi ilham arayışında olan başka bir yazara verir. Bu tutsaklığı sona ermeyen ve sürekli insanlar tarafından aşağılanan (tecavüze uğrayan) Calliope eskiden bir şekilde bir yakınlığı olan Ebdeiler'den birinden, Oneiros'dan yardım istemek zorunda kalır (Oneiros Sandman'ın Yunan Mitolojisindeki adıdır ve kendisi de bir süre insanların elinde tutsak kaldığı için yardım etmeye kararlıdır). İkinci hikayemiz "Bin Kedinin Düşü". Lovercraft okuyan bir arkadaşım bu hikayenin daha önce "Hayalet Şehirler: Ulthar'ın Kedileri"nde anlatıldığından bahsetti. Sandman'daki pek çok hikayenin Lovercraft'tan esinlenildiğine dair söylentiler duymuştum ancak mitoloji ve tarihten beslendikleri için aralarındaki benzerlik bana olağan geliyor açıkçası. Bin Kedinin Düşü insanoğlunun hakimiyetine kedi gözüyle bir bakış: Düşlerin Kedisiyle görüşen bir ev kedisinin diğer kedileri insanların hakimiyetinden kurtarma çabası da denilebilir. Biraz meşakkatli gibi :). Üçüncü hikaye "Bir yaz Gecesi Rüyası". Tam da tahmin ettiğiniz gibi, William Shakespeare'nin ilk en önemli eseri. Bir önceki kitapta, Düş Lordu'nun yeteneksiz bir yazarla pazarlık yaparak ona yetenek verdiği bir bölüm vardı - ki o Shakespeare'di. Ancak kendisinden bu yetenek karşılığında ne istediğini bu hikayede öğreniyoruz: Kendisi için iki oyun yazması. Birinci oyun başka bir boyuttan Düş Lordu'nun davetlisi olarak gelen doğaüstü yaratıklara bir gezici tiyatro ekibiyle oynanıyor ve ilginç bir şekilde oyunun pek çok karakteri bu fantastik kahramanların ta kendileri! Son bölüm "Maske". Burada süper kahraman olmak isteyen bir kadının düşünde Ra'nın yanına giderek ondan ölümsüzlük ve doğaüstü güçler alması anlatılıyor. Ancak olaylar pek de istediği gibi gelişmediği için, ölümsüz de olsa, çok çirkin bir görüntüye sahip oluyor ve insanların içine çıkamayarak karanlık bir evde hayatını sürdürüyor. Artık daha fazla dayanamayacağını hissettiği bir noktada ölmek isteğini yürekten belirtince birden karşısında Death'i görüyor (sonunda). Death ona gerçekten istediği şeyi almanın  bir yolunu gösteriyor.

Sandman'ın bu eserinde Ebediler'den çok az bahsedilse de, bu yan hikayeleri sevdim. Yunan mitolojisi ve Shakespeare hakkında biraz bilgi edinmemi sağladı. Sanırım bir sonraki okuyacağım kitap Shakespeare'in "Bir Yaz Gecesi Rüyası" olacak. Uzun süredir bir yerden başlamak istediğim Shakespeare klasiklerine bu şekilde başlamak da ayrıca mutluluk verici :)

"Neden bu endişe onu da bilmiyorum. Will mükemmel hikayeler yaratmak için oldukça hevesli bir aday.  Hikayeleri insanlık var oldukça yaşayacak, kelimeleri zaman boyunca yankılanacak. Benden istediği buydu. Ama bedelinin ne olduğunu anlamadı. Ölümlüler bunu asla anlamıyor. Sadece ödülün, kalplerinin arzularının peşindeler... Ama istediğin bir şeyi elde etmenin bedeli, bir zamanlar istemiş olduğun bir şeye sahip olmaktır."

Sandman 2: Bebek Evi
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/03/sandman-bebek-evi-neil-gaiman.html

9 Nisan 2014 Çarşamba

Adriana Mater - Amin Maalouf

Amin Maalouf sevdiğim bir yazardır. "Semerkant", "Doğu'nun Limanları" ve "Tanios Kayası" severek okuduğum kitapları asrasındadır. Bu kez hem merakımdan hem de okunması akıcı ve kolay olacağı için bir libretto olan Adriana Mater'ı tercih ettim. İlk defa bir libretto okuduğum için kitabın bu türü anlamamda da bana yardımcı olduğunu söyleyebilirim.  Libretto; opera, bale, müzikal, operet gibi müzikli sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen addır ancak kelime itibariyle dini bir kökene sahiptir (Hristiyan dinî ayinlerinde sesle şarkı şeklinde söylenen dua). Amin Maalouf'un bu libretto eseri ilk kez 2006 yılında Finlandiyalı kompozitör Kaija Saariaho tarafından Bastille Operasında gösterilmiş ve daha sonra Paris ve Finlandiya Ulusal Operasında opera olarak gösterilmiş (Yönetmeni Peter Sellars). Eserde savaşın halkın olağan yaşamını etkilediği bir dönemde (belki de ikinci dünya savaşıdır) mahallenin güzel kızı Adriana'ya ilgi duyan serseri Tsargo'nun asker olduktan sonra o kargaşada Adriana tecavüz etmesiyle Adriana'nın başından geçenler anlatılır. Bu olay sonrasında bir erkek çocuk dünyaya getiren (Yonas) Adriana, yalanlarla büyüttüğü oğlunun günün birinde gerçeği öğrenmesinden sonra hem kendi içinde hem de diğer karakterlerin içinde yaşadığı ikilem anlatılmaktadır: "O adam ölmeyi hak ediyordu. Ama sen oğlum, öldürmeyi hak etmiyordun. Doğduğundan beri, hatta daha öncesinden, Hep kendi kendime sordum 'Öldürebilecek mi?'".

Eseri severek okudum, kolayca okunabileceği için konu/tür olarak ilgisini çeken herkese tavsiye ederim. Ancak duyduğuma göre operası daha başarılıymış, kaldı ki öyle olmalı zira iyi oyuncularla sesin, mimiklerin ve duyguların işin içine girmesiyle ortaya gerçekten başarılı bir gösteri çıkmış olmalı. Bestekar Saariaho'nun kendi hamilelik anılarından esinlendiği ve Maalouf'un gazeteci kimliğiyle savaş muhabirliği yaptığı dönemdeki tecrübelerini yansıttığı eser operada din ve politikanın çatışmasını anlatan başarılı eserlerden kabul edilmiştir.

Adriana:
Kim bu içimde taşıdığım varlık?
Kim bu beslediğim varlık?
İçimi rahatlatmak için zaman zaman
Havva'dan bu yana bütün kadınlar
Bu soruları sormuş olabilir diyorum
Bu aynı soruları: Kim bu içimde taşıdığım yaratık?
Kim bu beslediğim varlık?
Çocuğum Habil mi olacak Kabil mi?

3 Nisan 2014 Perşembe

Filin Yolculuğu - José Saramago

Bu kitabı da okuduktan sonra anladım ki, Elif Şafak bu kitaptan fena halde esinlenmiş. Ancak şöyle düşünebiliriz; bu fil bir şekilde Portekiz'den Avusturya'ya yolculuk etti (tarihsel bir gerçek). Tarihsel bir gerçekten esinlerek iki ayrı yazar bir filin yolculuğunu anlatan hikaye yazabilir düşüncesindeyim. Yine de son dönemdeki iddiaların üstüne (İskender isimli romanının konusunun İngiliz yazar Zadie Smith'in "İnci Gibi Dişler" isimli kitabından alındığı iddiası, Şemspare isimli kitabın kapak görselinin 2007'de İspanya'da yapılan bir enstalasyon çalışmasından alındığı iddiası vb.) bu intihal söylentisi pek hoş olmadı. Nitekim, Pinhan isimli romanının bir bölümünde de Ömer Seyfettin'in "Keramet" adlı öyküsünün alıntılanarak hikayeye sızdırıldığını tespit etmiştim. Bu şekilde kısa hikayelerin araya katılarak hikayenin içine yedirildiği pek çok örnek bulunabilir tahminindeyim niyeyse. Neyse, burada bir Elif Şafak eleştirisi yazmıyorum. Konuya dönersek, éfilin Yolculuğu"ndaki hikayeyi beğendim, ama yazarın noktalama işaretleriyle arasının iyi olmaması okurken dikkatimi dağıttı. Uzun uzun cümleler, konuşma çizgisi olmayan dialoglar, virgülle ayrılmış metinler hikayeye konsantre olmamı zorlaştırdı. Ancak Portekiz kralı III. Joao tarafından Avusturya kralı olan kuzeni II. Maximilian'a hediye olarak gönderilen filin terbiyecisi zavallı Subhro'nun gözünden anlatılan hikaye her şeye rağmen okunmaya değer kanaatindeyim. Yalnızca hayatlarında ilk kez bir Hintli ve bir fil ile karşılarak köylü/kentli insanların şaşkınlıkları değil, Subhro'nun bu insanlarda gözlemledikleri de sizi etkileyecek: "İlahi bilgelik başka türlüsünü buyurmuyorsa, evrensel barışa ulaşmanın en iyi koşulu herkesin kendi yerini bilmesi ve orada kalmasıdır."

Hikayenin devamında Subhro'nun dininin sürekli Hristiyanlar tarafından sorgulanması, kendisi bir Hint efsanesi anlatırken olaya dinsel açıdan bakıp Tanrıya hakaret ettiğinin düşünülmesi veya telaffuzu zor olan adının değiştirilmeye çalışılması dönemin bakış açısının bir eleştirisi amacıyla anlatılmış. O dönemde güç kaybetmeye başlayan Kilisenin zavallı bir fil sırtından yeniden taktir toplamaya çalışması muhtemelen olayn en trajik bölümüydü: "Fil bazilikanın kapısının önünde diz çökerse, bu sence de bir mucize değil midir? .. Ben mucizelerden anlamam, benim toprağımda, doğduğum yerde yani dünya kurulduğundan beri mucize falan yok, sanırım yaratılış toptan mucizeymiş ama sonra mucizeler tükenmiş..."

Bu yolculuk sırasında insanları ve karşılaştığı (ve eğittiği) hayvanları gözlemleyen Subhro'nun nasıl biraz daha bilgeleştiğini hayata dair öğrendiklerinden anlıyoruz: "Doğanın kimi gizemleri ilk bakışta çözülmez görünür, ayrıca olduğu gibi bırakmak daha hayırlı olabilir çünkü yetersiz bilgi bize iyilikten çok kötülük getirir."

"Arşidükün korktuğunun tersine sahte mucize yolculuğun geri kalanında onları izlemeyecek, kısa sürede unutulup gidecekti..... Neticede zavallı filin kilsienin hesapçı tarihinin bu grotesk epizotunun masum suç ortağından, fil terbiyecisinin de yaşanan yozlaşmanın  önemsiz bir ürününden başka bir şey olmadığı kabul edilebilirdi. Elveda dünya, giderek berbatlaşıyorsun!"

http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/03/ustam-ve-ben-elif-safak.html

28 Mart 2014 Cuma

Sandman / Bebek Evi - Neil Gaiman

Sonunda "Sandman" serisinin ikinci kitabını da okudum. Bu hafta o kadar yoğundum ki, bu kitabı bulduğum her fırsatta birkaç sayfa okuyarak bitirdim (bir taraftan hep aklım onda kaldı). Neil Gaiman'ın hikayelerindeki korku ve umut, insanın kalbinin en derinlerinde kıvrılmış yatan korku ve umudun birer yansıması. Sandman okumak yalnızca yeni ve radikal bir çizgi roman okumak demek değil! Bu seri fantastik edebiyat severler için bulunmaz bir mücevher! Hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Serinin bu ikinci kitabı, alakasız gibi görünen "Kum Masalları" ile başlıyor. Bir yerli kabilesi ergenliğe giren erkek çocukları çölün bir bölgesine götürerek o gece yalnızca bir kez duyacakları bir hikaye anlatıyor (bu erkek olma ritüelinin bir parçası). Hikaye geçmişte cam şehirde yaşayan güneşin şimdiye kadar gördüğü en güzel kraliçenin Düş Lordu'na aşık olması ancak ölümlülerle ölümsüzlerin aşkları yasaklandığı için intihar edip Ölümün Krallığına yol alması anlatılıyor. Sandman Ölümün Krallığın'da da bu kadına kendi diyarının kraliçesi yapmak için teklifini sunuyor ancak reddedilince Sandman'ın ona neler yaptığını henüz bilmiyoruz. Bu hikayenin bir de kadınlar arasında nalatılan versiyonu varmış, belki gelecek sayılarda öğreneceğiz. Ancak bu küçük hikayecik sayesinde Dream'in geçmişinden az da olsa bir şeyler öğreniyoruz ve devamında sevgili Ebediler'den bazıları ile tanışıyoruz: Desire (çift cinsiyetli ve feminen görünse de kadınları hamile bırakabiliyor) ve Despair (umutsuzluk ve çaresizlikten beslenen bir cins).

Bu serinin en heyecanlı olayı (ki bence birinci kitap daha heyecanlıydı) "Girdap"tı. Hikayenin geçtiği yüzyılda (20.yy) bir rüya girdabı oluşacaktır ve bu girdabı yaratacak kişi Rose isimli genç bir kızdır. Her nedense, bu girdabı fırsat bilen Desire girdap aracılığıyla Dream'i hedef alan hain planlar içindedir. Dream hem bu girdapla hem de uzun yıllar esir kaldıktan sonra geri dönüp sayım yapınca kaçtıkları anlaşılan dört hizmetkarıyla uğraşmak zorunda kalır (Brute ve Globe, Korintli ve Kemancının Bahçesi). Bir de "tuhaf nesneler koleksiyoncuları" var tabi, biri de Korintli. İşte burada psikopatlıkların dibini görebiliriz! Sandman'ın her yüzyıl buluşup sohbet muhabbet ettiği Talihli Adamları da size bırakıyorum :). 

Bir önceki yazımızda Death'in benzeri olan sanatçının resmini paylaşmıştım. Bu kez de Dream'in ilhamı olduğu iddia edilen İngiliz müzisyen Robert Smith'in resmini paylaşmak istiyorum. Her iki karakterin ilhamları da müzisyen olduğu için, Gaiman'ın bu serilerin satır aralarında engin bir genel kültür paylaşını yaptığı kanaatindeyim. Ne kadarını anladığımı bilmiyorum tabi:

"Bu demek ki dünya sonsuza kadar dibe inen simsiyah pis su ile dolu bir kuyunun üzerindeki pislik tabakası kadar katı ve inanılır. Ve derinliklerde öyle şeyler var ki düşünmek dahi istemiyorum. Bu demek ki hepimiz birer oyuncak bebeğiz. Ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikrimiz bile yok. Yalnızca hayatımızın kontrolünün elimizde olduğunu sanarak kendimizi kandırıyoruz. Aslında bir kağıdın inceliği kadar ötemizde, uzun zaman düşünürsek bizi çıldırtacak olan şeyler bizimle oyun oynuyor.”

Sandman 1: Düş Müziği
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2014/02/sandman-dus-muzigi-neil-gaiman.html

22 Mart 2014 Cumartesi

Ustam ve Ben - Elif Şafak

İşte buna tam bir "Osmanlı" kitabı diyebiliriz, içinde entrikalar, yalanlar ve hikayeler barındıran... Bir de aşk var tabi, olmazsa olmaz! Elif Şafak'ın her kitabını merak ederim ve severek okurum (bu şahsını sevdiğim anlamına gelmez). Hakkında söylenen intihal iddialarına (ki mümkün) ve bazı kendini çok aydın sananların "popüler kitap okumam, ben herkesten farklıyım" yorumlarına rağmen ben bu yazara takıntılıyım. Kitabın Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatması sebebiyle, yazarın Türkiye'nin son yıllarda içine düştüğü "Muhteşem Süleyman Dönemi" ilgisini kendi lehine kullanmak istediğini düşünüyorum. Yine de emin değilim, zira kitap dışarıdan da hikaye olarak da bu mesajı pek vermiyor. Kitapta Hint hükümdarı tarafından Osmanlı padişahına hediye edilen ender bulunan bir beyaz filin (Çota) ve onun bakıcısının (filbaz derler adına/inanma sakın lafına) hikayesi anlatılmaktadır. Gayri ihtiyari bir şekilde Mihrimah ile karşılaşan ve ona aşık olan filbaz Cihan'ın Mihrimah'ı etkileyebilmek için anlattığı masallar arasında kayboluyorsunuz. Böylece hikayenin bir bölümünde neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılamıyor. Mimar Sinan'ın (Usta) dikkatini çeken ve onun çırakları arasına alınan Cihan, hem fil bakıcılığı hem de mimar çıraklığı yaparak İstanbul'da zaman geçirir. Cihan'ın anlatımıyla, zavallı beyaz filin, Mimar Sinan'ın, Sultan Süleyman'ın, Sarı Selim'in ve unutkanlıklar şehri İstanbul'un "off the record" hikayelesini okuyacaksınız. Ancak, sanmayın ki kitap bu tarihi karakterler içindir! Aksine, tanınmayan kimsesiz bir mimar kalfası filbazın ara ara yolunun dönemin ileri gelenleriyle kesiştiği yaşam öyküsüdür bu!

Elif Şafak'ın hikayeleri genelde akıcıdır ve kolay okunur ayrıca ilginç hikayelerden de bahsetmeyi sever. Bu kitabını okuyarak, Mimar Sinan, kalfaları, Takiyeddin, Nurbanu Hatun, Ebussuud Efendi, Mecnun Şeyh Leyli, Sokullu Mehmet Paşa, İlahi Komedya vb. isimlerin veya Mimar Sinan'ın ünlü eserlerinin akılınızda dönemleriyle birlikte kalmasını sağlayabilirsiniz.  Hikayenin en sevdiğim bölümlerinden birisi, Hindistan diyarından gelen (!?) Cihan'ın İstanbul'a olan muhabbeti azaldığında gelmiş geçmiş en muhteşem yapılardan birisi olan Tac Mahal'ı görmeye Agra'ya gitmesiydi: "Bazı şehirlere kendi istediği için gider insan; bazılarına da şehir istediği için. Buraya ayak bastığı an, Agra'nın ta en başından beri onu çağırdığı hissine kapıldı Cihan."

 "Her gün düşünüyorum maziyi. Geride bıraktığım şehri. İsanlar yürüyüp geçiyordur şimdi; görmeden düşünmeden.... İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti züerinden, nice alametler birikti ama hala orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce ve binlerce taştan bir tanesi var ki; altında gizli Arzın Merkezi."

Bununla beraber, tarihle oynama yaptığını ve tarihi karakterlerden esinlenerek kurgu karakterler yarattığını Elif Şafak sonsözde söylemiş zaten. O nedenle tarihe (kronoloji) ilişkin yapılan eleştirileri yersiz buluyorum. Sonuçta, yazar bir tarih kitabı ortaya koymadığını belirtiyor zaten. Ancak aşağıdaki linkte bulunan eleştiriler bana çok dikkati ve başarılı geldi kendisini tebrik ediyorum:

http://www.arkitera.com/gorus/449

Ancak siz yine de okuyun, okumayı seven biri olarak okuyun: "Ama Simeon'un köhne evinde; mürekkep, kağıt, tirşe, balmumu ve ekmek kokularıyla sarılı halde, bir kitaba burnunu gömerek herkesi ve her şeyi unutmanın, unutabilmenin verdiği hazzı hiçbir şeyden alamayacaktı. Aşk gibiydi okumak da... Neden, nasıl müptelası olduğunu, bilen zaten gayet iyi bilirdi; bilmeyene de anlatamazdın bir türlü."

13 Mart 2014 Perşembe

Göğe Bakma Durağı - Turgut Uyar

Baktım bu aralar kitaplara pek zaman ayıramıyorum, ben de işin kolayına kaçtım. Bir süredir bekleyen şiir kitaplarımdan birini, Turgut Uyar'ın "Göğe Bakma Durağı"nı okudum. Türk şiirine yeni bir boyut kazandıran İkinci Yenicilerin "şiir için şiir" anlayışına rağmen en sevdiğim şairlerinden birisidir Turgut Uyar. Bu şiir akımının en sevdiğim özelliği (her ne kadar Toplumcu Gerçekçilere tepki olarak doğsalar da) didaktik konuları şiirden uzak tutarak anlamlı olmanın şiir için gerekli bir özellik olmadığını savunmalarıdır. Resim yapmayı seven birisi olarak gerçeküstücülükle soyutlanan, musiki ve anlatım zenginliği kazandırılan şiirler de oldukça hoşuma gider (daha önce bahsettiğim gibi, şiirleriyle resim yapan Ülkü Tamer ve Cemal Süreya da ikinci yenicilerden sevdiğim şairlerdendir). Aynı şekilde kitabın ön sözünde Turgut Uyar'ın şiire yansıttığı farklı kavrayışıyla bir mucize olduğundan ve imkanlarını sonuna kadar zorladığı muazzam diliyle şiirleri de mucizeye dönüştürdüğünden söz edilmiştir. Dünyanın En Güzel Arabistanı şiirindeki cennet tasarımı ve bu tasarımı mükemmele ve mümküne yakın şekilde dile getirebilmesi de farklılığının örneklerinden birisidir. "Göğe Bakma Durağı"nda Turgut Uyar'ın en sevilen şiirleri bulunduğu için eğer biraz vakit ayırıp okursanız sizin de çok seveceğinize eminim, tavsiye ederim!

İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Gerçekten hayran olunası bir şiir. Güzel bir Türkçe ile yazılmış bir mutlu anların şiiri :). Her bir mısrası hayat dolu:

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

2 Mart 2014 Pazar

Kadınlar Arasında - Murathan Mungan (Hikayeler)

Murathan Mungan'ın seçtikleri şeklinde derlenmiş çeşitli kitapların varlığından haberdardım (Ressamın İkinci Sözleşmesi, Yabancı Hayvanlar, Kadınlığın 21 Hikayesi, Erkeklerin Hikayeleri..vb). Ancak bu kitabı fark edince (Kadınlar Arasında) konusu itibariyle ilgimi çekti ve okudum. Çok kısaca kitabın konusu "kadınların kadınlara aşkı" şeklinde özetlenebilir. Murathan Mungan değişik yazarların "lezbiyen hikayelerini" derleyip ortaya bu eseri çıkarmış (araya girip birkaç söz ederek). Yazarların bir kısmını tanıyordum ancak bu kitap sayesinde pek çok yeni ismi öğrenmiş oldum. İlginç bir konu, ayrıca kısa hikayelerden oluştuğu için okumaya ara verip araya başka kitapları da alabilirsiniz (Sandman gibi mesela). Bu arada kitabın arkasında yazan açıklama da beni kitabı okumak için çeken etkenlerden biridir: "......Öte yandan her aşk hikâyesinin aslında kendinden başka şeylerin de hikâyesi olduğunun unutulmaması gerekir. Kadınlar arasında yaşanan adı konmuş konmamış, bir ad konulmasına gerek duyulan ya da duyulmayan gönül bağlarının, duygusal, tensel çekimlerin; kendini gerçekleştiremeyen arzuların ya da sonuçları göze alınıp yaşanan tutkuların; bir ilişkiye dönüşememiş ya da zamanla derin bir dostluk ve himayeden koyu bir çekişme ve rekabete kadar farklı biçimler altında varlığını sürdüren köklü yakınlıkların hikâyesi de olabilir..."

Murathan Mungan'ın kendisi edebiyatın "öteki" dediğinizin hikayesinde kendinizi bulmak olduğunu söylemiş. Bu söze bazı noktalarda katılıyorum. Elbette düşüncem "edebiyat" budur şeklinde değil ancak edebiyat dediğimizin hayatta olan her şeyi (hayal gücü dahil) konu edebilmesi yönünde. Öyle ki, Murathan Mungan'ın dediği gibi sessizliğin ve dilsizliğin her çeşidine itilen, hapsedilen kimlikler üzerindeki toplumsal tehditler, ancak birbirimizin hikâyelerini tanıdıkça, dokundukça, anladıkça ortadan kalkmaya başlar.

En sevdiğim hikaye (belki de şahsını sevdiğim için) Hakan Günday'ın "Gem" hikayesiydi. Bir de Mine Söğüt'ün "Ablamın Cesedi" ve Hakkı İnanç'ın "Dere Boyu Pervin" hikayelerini çok beğendim. Yine de, hiçbir "kadınlar arasında aşk" hikayesi Ömer Seyfettin'in "Eleğimsağma"sı gibi olamaz. 1917 yılında yazılan bu hikayenin okuduğum ilk andan bu yana bendeki etkisi hala geçmedi ki bunca yıllık birikim ile yazılan pek çok hikaye okumama rağmen. Sonuç itibariyle, hikaye okumayı seviyorsanız, bu kitabı tavsiye ederim.

".....Pervin soyunmaya başlıyor. 'Ne yapıyorsun?' diyorum. Bu kadar güzel olunur mu? Bir tabloyu izliyorum: Tanrı fırçasını düşlerime batırmış. 'Gelsene' diyor Pervin. Çıktığı madene dönmüş gibi öyle parıldıyor..." (Dere Boyu Pervin)

"......Anlamıyordum. Senin hayallerinden bahsediyordu. Görüntünden. Giysilerinden. Arzularından. Hayallerinden. Yaptıklarından. annemin haberi olmadan yaptıklarından. Tüm mahallenin bildiğinden. Bir annemin bilmediğinden. Babamın bile her şeyi sezdiğinden. Bir annemin bilmezden geldiğinden..." (Ablamın Cesedi)

24 Şubat 2014 Pazartesi

Sandman / Düş Müziği - Neil Gaiman

Sandman serisini ilk duyduğum andan itibaren okumak için can atıyordum. Birinci kitabı alarak bu seriye büyük bir heyecanla başladığımı belirtmeliyim. Serinin ilk kitabı olduğu için henüz "Ebediler"den biriyle tanışıyoruz: Dream yani Düş Lordu Morpheus (Kitabın sonuna doğru Ölüm, Death ile de tanışıyoruz ancak birbaç bölümde sadece). Yıllar sürecek hikayemiz 1916 yılında İngiltere'de Kadim Gizemler Tarikatının lideri Burgess'in (namı diğer Magus) bir şekilde elde ettiği Magdalene'nin Büyü kitabı aracılığıyla Ölüm'ü hapsetmek istemesiyle başlıyor. Düzenlenen ayinde Ölüm yerine onun küçük erkek kardeşi Dream'i tuzağa düşürülür. Dream'a ait olan miğfer, kum torbası ve varlığının bir parçasıyla oluşturduğu yakut kolyesi elinden alınır ve onun için, rünlerle çevrili bir çemberin içinde 70 yıl sürecek bir tutsaklık hayatı başlar. Tabi bu süreçte insanların düşleri bozulduğu için çeşitli ruhsal hastalıklar, uyku bozuklukları, olmayacak kabuslar dünyada baş gösterir (Ki düşünün eğer Dream yerine Death hapsedilseydi dünyanın hali ne olurdu? Can you imagine?) Bu sürenin sonunda birinin düşüne sızarak kaçabilmeyi başaran Dream kendisinden çalınarak bir şekilde evrenin (cehennem de dahil) dört bir tarafına yayılan eşyalarının peşine düşer. Hikayenin bundan sonraki kısmı Dream'in eşyalarının peşindeki maceralarıyla geçer (veeee en sonunda Death ile tanışırız ki en güzel parça burasıydı kanaatimce). Bir de 24 saat bölümü var ki tüm vahşi yönünüzü tatmin edecektir.

Sandman'ın başlangıç itibariyle oldukça ilginç ve sürükleyici olduğunu söyleyebilirim - ki zaten söze ihtiyaç yok modern çağın en orijinal ve fantastik çizgi romanı olarak kabul edilir- Şimdi bu noktada bir şey belirtmek isterim; korku, mitoloji ve değişik fantastik unsurlardan ilham alınarak oluşturulmuş bu eserin H.P. Lovercraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı (The Call of Cthulhu) kitabından esinlenilerek oluşturulduğu söyleniyor ki konularına baktığım kadarıyla benzer yönleri var. Önemi var mı ? Yok! Fantastik eserler bilemeyenler için hep birbirine benzemektedir zaten :) Ama bir noktaya katılıyorum (Death'ın Siouxsie Sioux ilham alınarak çizildiği) zira katılınmayacak gibi değil şu tiplere bakın:

Her ne olursa olsun, kendinize bir iyilik yapın ve bu seriye başlayın! Hem kısa süreli de olsa dünyayı unutup kendinize bir misyon edineceksiniz: sonuna kadar gitmek! Daha yazacak çok şey var ancak serinin başka kitaplarına umarım.
 
"Bu gece yalnız hissediyorum...Her zaman yalnız yaşayan biri oldum ama rüyanın gece bölgesi sahillerinde, yalnızlık beni dalgalar ile yıkayarak kıyıyı dövüyor, ruhuma asılıyor... Gecenin sularına kum serpiyorum. Zerreler düşerken yanıyor. Bana çok geçmişte kalmış başka birini hatırlatıyor.... Onu, o zaman bile düşerken seyrettim. Yüzü mağrur, gözleri hala gururluydu... Boşlukta yürümenin vakti geldi. Bana ait olanı geri alma vakti."

"Sabahları uyandığımızda gözlerimizdeki çapakların sahibi Sandman’dir. Uykuya dalmadan önce gelir ve rüya görmemiz için gözlerimize büyülü bir kum serper. Uyanışa doğru o büyülü zerrecikler çapaklaşır."

18 Şubat 2014 Salı

Türk Casusu İngiliz Kemal Lawrence'e Karşı - Esat Tomruk

Psikolojide yapılan bazı deneylerde "sorular sorarak olayları inceleme ve bir sonuca varma" tekniği kullanılır. Böylece aynı soruya/olaya verilen farklı cevap ve tepkilerle ortaya bir sonuç çıkarılır. Bu yöntem çok uygulansa da bilinir ki en güvenilmez olanıdır. Zira insanlar cevap verirken gerçekleri çarpıtırlar. Mesela; aşık olmak davranışlarınızı nasıl etkiliyor? (İçimden geçen; ya hiç sorma kalbim şekil değiştiriyor, agresifleşiyorum) Verdiğim cevap: Ben hiç aşık olmadım bilemiyorum! Ya da, kendine zarar verici davranışlar azaltılabilir mi? Hmm, Tabi azaltılabilir, her şey kişinin kendi elinde sonuçta (Hayatına uygulayabiliyor mu, hayır!). Ha, nereye varmaya çalışıyorum derseniz, bir ajan kendi anılarını yazarsa ve ortaya kanıtlayacak hiçbir delil sunmazsa (karşılaştığı kişilerin isimlerini bile değiştirdiğini söylerse) yazdıklarının büyük kısmının bir fanteziden öteye gitmediğini düşünürüm. Zira kitap büyük çoğunlukla anımsamalardan değil de, karşılıklı konuşmalardan oluşmaktadır. Peki bunun imkanı var mı? Aradan geçmiş otuz yıl! Konuştuklarını kasete mi aldın Ahmet Esat, yoksa yaptığın şey anımsayabildiğin birkaç şeyden yola çıkarak bir hikaye yazmak mı? Sen bilmez misin insanlar bir hikaye anlatırken - özellikle kendilerinden bahsederlerken- ne zaman gerçeği söylemişlerdir?

İngiliz Kemal'in (Ahmet Esat) bu hikayesi 1919 yılında İstanbul'da (işgal günlerinde) kol gezen İngiliz ve Fransız subayları arasında geçiyor. Galatasaray Lisesi mezunu Ahmet Esat'ın İngiltere'de uzun yıllar geçirmesi sonucu hem Fransızca hem de İngilizceyi iyi derecede konuşabilmesi ona bu (so-called) ajanlık işinde faydalı olur. Çok iyi boks yapabilmesi dolayısıyla İngiliz askerleriyle dostluk kuran Esat, insanları gözlemleme yeteneği ve zekası sayesinde Fransızların arasına da sızarak iki ülke arasındaki "istihbarat" savaşından kendine kar sağlamak ister. Tabi tesadüflerin sürekli lehine olması, birbirinden güzel Fransız ajanlarıyla aşk yaşaması veya herkesin güvenini toplaması, hayatının defalarca kurtarılması vs. da cabası. Ancak size en inandırıcı şeyi söyleyeyim: Lawrence ile karşılaşması!

Bir kere Esat'cım, Lawrence'ın İstanbul'da bulunduğuna ilişkin herhangi bir kayıt yok. Hatta Lawrence İstanbul'a hiç gelmemiş (Bu şekilde söylemek istemezdim ama 20. yüzyılın en başarılı ajanından yani Arabistan'ın taçsız kralı Lawrence'dan söz ediyoruz burada!?). Bununla beraber, nasıl olup da kendisiyle karşılaşır ve yakın arkadaş olursunuz (bir de)? Ayrıca araştırdığım kadarıyla, İngiliz Kemal Türkiye için yalnızca Milli Mücadele döneminde yani Yunan askerleri aleyhine ajanlık yapmış. Bu nedenle bu kitapta yazılanlar pek inandırıcı değil!

İngiliz Kemal'in hayatı pek çok kez film yapılmış: "İngiliz Kemal Lawrens's Karşı" (Ömer Lütfi Akad, 1952), "İngiliz Kemal" (Ertem Eğilmez, 1968), "İngiliz Kemal'in Oğlu" (Osman Seden, 1968). Ancak ben daha ziyade Lawrence'in anılarını yazdığı "Bilgeliğin Yedi Sütunu" (The Seven Pillars of Wisdom) adlı kitabını ve filmlerini (Lawrence of Arabia, 1962 ve Gertrude Bell'in filmi Çöl Kraliçesi'ni merak etmekteyim).

"Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değermiş....
Bu söz belki doğru olabilir, ama benim gibi her gün yeni ölüm tehlikesi atlatmış olanlar şimdi içinde yaşadığımız bu huzur günlerinin kıymetini daha iyi anlarlar...
Bazen eski günleri bir hatırlayacak oldum...."

11 Şubat 2014 Salı

Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç

Ayfer Tunç'u bir yazar olarak çok beğenirim. Son kitabını da diğer kitaplarının hatrına alıp okuduğumu da belirteyim. Kitabı beğendim ama yine de bir "Yeşil Peri Gecesi" değildi şimdi ne yalan söyleyelim. Yeşil Peri Gecesi'nin su gibi akan dili ve insanda merak uyandıran olay örgüsü beni daha çok etkilemişti. Yine de bu iki kitabın benzer yönleri var: taşıdığımız sırların bir gün bir şekilde ortaya çıkışı, bir toplumun çöküşü ve insanın yalnızlaşması. Kitapların anlatım teknikleri de benziyor, anımsamalar şeklinde (flashbacks) ve kahramanın gözünden anlatılıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, kahramanın kendi gözünden anlatıldığı hikayeleri çok sevemiyorum ancak Ayfer Tunç bu konuda çok iyi! Bu kitapta hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken, yolunda gitmeyen planları sebebiyle "hancı" olan Mürşit'in gün gün solan yaşamı arka plandaki toplumsal olay izleri ile beraber anlatılmaktadır. Çocukluğunda yaşadığı bir travma sonrası bütün amacı uzaklaşmak ve daha da uzaklaşmak olan Mürşit, İstanbul'a üniversite okumaya geldiğinde babasının aniden felç olması sonucu memleketine geri dönerek babadan kalan oteli işletmeye mecbur kalır. Ailesinin isteği üzerine evlenerek yaşadığı yere kök salan Mürşit'in gönlü iki ara bir derede kalmış bu taşra şehrine sığmaz ve gün geçtikte daha umursamaz bir insan olur. Tek yaptığı günlük monoton işleri yerine getirerek ölümü beklemektir (içten içe yaşanan bir iç ağrısı ki Mürşit bunu dünya ağrısı olarak tanımlayacaktır). Bu yüzden başkalarının hikayelerini merak eder, çünkü "hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkasının kuyusuna atar". Ancak yıllar sonra ruh hali olarak kendisine benzeyen ve akşamları rakı sofrasında kendisine yarenlik eden bir maden mühendisinin ("Madenci") de dediği gibi: Başkalarının kuyuları daha mı iyi sanki? Ama doğru, iyi diye bir şey yok, insan sadece kendi hikayesini bilir ve kendi hikayesinden sıkılır!

"Dünya Ağrısı" adını Almanca "weltschmerz" (the kind of feeling experienced by someone who understands that physical reality can never satisfy the demands of the mind) teriminden almaktaymış ki bu kelime yaşamaktan usanç getirme, pesimizm anlamına gelmekteymiş. Kaldı ki, "zamane hastalığı" olarak tanımlanan "weltschmerz" terimi ilk kez 1763-1825 tarihinde yaşayan Alman yazar Johann Paul Friedrich Richter'in "Selina" romanında kullanılmış. Bu bilgiyi edindiğimde çok şaşırdım açıkçası, zira ben bu terimi daha ziyade yirminci yüzyıla yakıştırmıştım. Dünya ağrısı bu kadar eski miymiş gerçekten?

Kitabı okurken pek çok yerde Anayurt Oteli'nin Zebercet'ini anımsadım. Zaten Mürşit de İstanbul'da bu kitabın filmine giderek bir bağlantı kurmamıza yardımcı oluyor. Ayrıca, Mürşit'in kendine yabancılaşması ve bazı ruhsuz davranışları Albert Camus'nun Mersault'una da benziyor ("Yabancı"). Elbette Mürşit karakteri daha detaylı anlatıldığı için içinde bulunduğu ruhsal durumun sebeplerini yavaş yavaş çözebiliyoruz. Mersault gibi biraz muğlak kalmıyor.

Kahramanın kendini soyutlayıp gamsız yaşaması beni buhranlardan buhranlara sürükledi. Bu nedenle olsa gerek Ayfer Tunç'un bu kitabını diğer kitapları kadar sevemedim. Belki de doğru kitap ancak yanlış zamandır. İçinde bulunduğum ruh hali sebebiyle böyle olagelmiştir. Bu kadar başarılı bir yazarın kitabını beğenmemek ne haddime :) Ancak çok sevdiğim bir bölümü belirtmeden geçemeyeceğim; kitabın içinde Mürşit'in satın alıp ara ara okuduğu bir kitaptan alıntı yapılmaktadır: İnsan bir uçurumdur! (Bu söz Cioran'ın "Ezeli Mağlup" kitabından alınmış. Okuduğum kitaplarda yeni bir kitap öğrenince hediye almış gibi seviniyorum, yakın zamanda okuyabilmem dileğiyle!) Bu kadar bilgiyle anlamakta zorlanmıştım ancak sözün devamını öğrenince daha kolay anladım: Her insan bir uçurumdur, içine bakmak yükseklik korkusu yaratır. Peki bakacak kadar cesur musun?

"Yaşanmıştan kurtulmak yok. Unutup kurtulmak yok. Toprağa girene kadar peşini bırakmıyor yaşanmış olan."

Anayurt Oteli:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/10/anayurt-oteli-yusuf-atlgan.html

Yabancı:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/yabanc-albert-camus.html 

5 Şubat 2014 Çarşamba

Tutuklama - Aclan Sayılgan

Kış Okuma Şenliği kapsamında sahaftan alınıp okunacak bir kitap kategorisi için tesadüfler bu kitabı çıkardı karşıma. Daha önce bahsettiğim gibi, altına çizilen ifadelerin bulunduğu, üzerine tarih atılmış veya okurken notlar alınmış bir kitap beni çok cezbeder. Bu kitabı öylesine elime aldım ancak üstüne atılmış tarih (1973 yılı - arkadaşlar ilk okuyan bu kitabı 40 yıl önce okumuş - aşağıda fotoğrafı) beni etkiledi ve bunu aldım. Tabi okurken yazarı hakkında da biraz araştırma yaptım. Hem konservatuvar mezunu olarak Devlet Tiyatrosu'nda görev alması hem de eski bir komünist olması dolayısıyla yazarın bu kitapta kendisini anlattığı kanaatindeyim. En azından baş karakterin hissettiklerinin detaylandırılması ve yazarın hayatı ile Mehmet Kostak'ın hayatındaki benzerlik benim böyle düşünmeme sebep oldu. Yine de kitap hakkında yazılan herhangi bir eleştiri, yorum vb. bir yazı bulabilmek için internette biraz araştırma yaptım ancak Türkçe bir kaynak bulamadım. Şaşırtıcı bir şekilde, Amazonda satışta olan "The Turkish Muse: Views & Reviews 1960s - 1990s" aslı bir kitapta Aclan Sayılgan'dan ve bu eserinden söz edildiğini gördüm (aşağıda biraz alıntıladım). Pek çok Türk şair ve yazardan söz ediliyor olması sebebiyle bu kitabı da edinmeye karar verdim.

Tutuklama'da (1952 yılında) Komünist Partiye destek amaçlı örgütlenen ve polis tarafından gizlice takip edilen bir grup aydının tutuklanması ve sorgulanması anlatılmaktadır. Bu sorgulamalardan anladığım kadarıyla kitabın geçtiği dönem itibariyle Türkiye'nin farklı paranoyaları olduğundan söz edilebilir (değişmeyen tek şey: Dış Mihraklar). Konjonktür değişse de, Türkiye "dış mihraklar" paranoyasını hiç kaybetmeyecek ve bu konuda hep ezik kalacak anlaşılan. 1952 yılında komünist partiye gizlice destek verdikleri için tutuklanan kişilerin kendi aralarındaki çözülme Mehmet Kostak'ın (konservatuvar mezunu bir sanatçı) bakışından anlatılmakta ve bu dönemde Türkiye'nin komünizmle ilgili tek paranoyasının "Sovyet Rusya" tehlikesi olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Yine de, henüz 1960 - 1970'leri yaşamamış Genç Türkiye'nin bu aydınlara sorgu sırasında 1980'lerin acısını yaşatmadığını da gözlemleyebiliyoruz. Türkiye'nin yakın tarihine ilgi duyanlara kitabı okumalarını tavsiye ederim! Aşağıdaki diyalog da değişmeyen gerçeklerimizden:

"Hakim sözünü kesti Mehmet'in:

- Ben Demokrat Partinin değil, adaletin temsilciyim.

- Ben siyasi konularda adaletin objektifliğine inanmıyorum Hakim bey. Siyasi adalet izafidir. Mutlak değildir. Eğer siyasette bir suçlu varsa, yargılanan kadar o suçu imal eden içtimai sebeplere eğilmek gerekir... Sisteme karşı olana adalet dağıtılmaz, sistemi yıkmak isteyenlere sadece ceza kesilir. İşin doğrusu da budur."
 
"Tutuklama achieves the very difficult success of combining two levels of fictional delineation - the psychological complexities of the victim and the agent of brutalization, and the panoramic view of a society and its intellectual convulsions in a given period. with greater psychological depth and broader societal analysis, Tutuklama would have been both a more significant novel and a more compelling documentary..." 

3 Şubat 2014 Pazartesi

Bukre - Kahraman Tazeoğlu

Tuna Kiremitçi'nin kıymetini bu kitapla anladım sevgili kitap severler (Hakkındaki acımasız eleştirilerim için üzgünüm Tuna Bey, daha acımasızını hak edenler varmış). Ve bu kitabı okuyunca toplum olarak ne kadar acınacak halde olduğumuzu gördüm. Kitabın tek bir özeti olabilir: "İşbu kitap bir ergen gencin fantezileridir". Diyeceksiniz ki neden bu kitabı aldın? Evet, neden aldım, ben de pişmanın gerçekten! D & R'da kendime birkaç kitap almaya gittiğimde yazarın imza günü olduğunu duydum, dedim ki bu yazar da kim? Daha önce hiç okumamış olduğumdam hem bir şans vermek istedim, hem de son kitabının üzerinde iki yüz bin adet basıldığına ilişkin bir ifade görünce sandım ki, okunmaya değer. Riske girmemek için kendini oldukça geliştirmiş olduğunu düşündüğüm son kitabını aldım ve imzalattım (Kahraman'cım, güzel lacivert gözlerle ortalıkta salınmaya benzemiyormuş kitap yazmak, ha?). Akabinde bazı yerlerini gözüm kapalı okuduğum bir kitabım oldu ne mutlu bana :). Sözü uzatmadan, biraz kitaptan bahsedeyim: Bukre adında bir genç kız var, öncelikle bir aşk acısı çekiyor ve hayattaki tek dostu, çocukluk arkadaşı Selim ona destek oluyor. Beraberce ergen muhabbetler yapıp (işte şu klasik kimse bizi anlamıyor, dünya neden böyle, ah acı çekelim arabeskiz biz muhabbetleri, platonik aşklar) hayatlarında herhangi bir yaratıcılık olmadan öyle takılıyorlar. Sonrasında hafta sonu için katıldıkları bir gençlik kampında Cem adında bir gitarist ile karşılaşırlar ve Bukre ile Cem arasında bir yakınlaşma olur. Kitap ikisinin bir neşeli bir hüzünlü ilişkisini anlatacak ve sonunda yapılacak ilginç bir tercihle sona erecektir (Bu hikaye bittikten sonra kitapta birkaç sayfalık düz yazılar ve kısa öyküler de bulunmaktadır). Vaktine kıymet verenlere tavsiye edemiyorum kitabı.

Ekşisözlükte kitap hakkında yazılanları bir okuyuverseydim ben de aydınlanıp başka kitaplara yönelecektim ancak işte cahillik (buraya bir tane İlber Ortaylı 'caps'i: Ooo aramıza yeni cahiller katıldığını görüyorum). Ekşisözlükten gönlümden geçenlerin ifade edildiği bir yazı:

"bir kızın ergen melankoliğine sahip hayatını ara ara felsefi demler vurarak okuyuculara sunan bir kitap.
öncelikle, kitabın hedef kitlesinin ergenler olduğunu söyleyim. ergenlerin ruhunu okşayacak aşk sözleriyle dolu her tarafı. içerdiği hikaye ise aslında hemen her gencin başından geçecek aşk hikayelerinden kısa kısa kesitlerin birleştirilmişi. farklı bir şey sunmuyor yani.
zaten ergenlerdeki aşık olma / aşık olunma, acı çekme / acı çektirme hayranlığı sınır tanımaz. böyle bir kitaba bağlanmaları da pek normal."


https://eksisozluk.com/bukre--4063921
https://eksisozluk.com/bukre--4063921?p=2

Araplarla bir şekilde karşılaşıp iş yapmanız vb. bir durum gerektiyse, kendilerinden bir şey talep ettiğinizde öncelikle şu cümleyi duyarız "Bukra inşallah". Bu cümlenin Türkçe tercümesi "Yarın/sabaha Allah'ın izniyle" dir. Meali ise "Bizden iş beklemeyin, bir ara bakarız, o da bakarsak" demektir. Hah, nereden aklıma geldi, işte kitabın adı "Bukre" Arapça'da bu anlama gelmektedir :) Kitapta yalnızca bir bölümün (sadece bir) altını çizmeye değer buldum, bunun sebebi de bana Khaled Hosseini'yi anımsatmasıydı:

"Hayatın en gaddar yanı nedir biliyor musun Kuzu? diye sordu.
'Nedir' dedi Selim.
'Hayatın en gaddar yanı, bir sonu olduğunu bize hep en mutlu anlarımızda hatırlatması... İnsanların en saf yanıysa hayatın bir sonu olduğunu her seferinde unutması..."

27 Ocak 2014 Pazartesi

Yokyer (Neverwhere) - Neil Gaiman

İşte bu bir acayip hayal gücü! Her ne kadar Londra'nın kanalizasyonlarında, yaşayanların tesadüfen hayatta kaldığı ve  koşulların biraz ürkütücü olduğu bir yerde geçse de okurken hiç rahatsızlık hissetmedim. Öyle ki, yer altının (yani Yokyer'in) en acımasız ve işkenceci katilleri bile espriliydi (İngilizler buna "sense of humour" der) :). Daha önce de bahsettiğim gibi, fantastik edebiyatı ve fantastik ögelerin işlendiği kitapları çok severim. Ancak bu "Yokyer" bildiğimiz fantastik ögelerin dışına çıkarak bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor: Fark edilmeyenler! Kitapta yer üstünde yaşayan kişilerin hiç fark etmediği veya birkaç saniye içinde yok saydıkları yer altı toplumu ("Aşağı Taraf)" ve bir tesadüf eseri aralarına düşen Richard Mayhew'in trajikomik hikayesi anlatılmaktadır. Richard aslında işinde başarılı, güzel bir nişanlısı ve özenilecek bir düzeni olan biriydi, ta ki nişanlısıyla önemli bir yemeğe giderken yerde kanlar içinde bir kız görünceye kadar. İşte bu noktada, durup düşünmek gerekiyor. Önemli bir yemeğe gidiyorsunuz ve yerdeki kanlar içindeki kızı kucaklayıp evinize götürür müsünüz? (Eğer bu hareket size düzeninizi ve nişanlınızı kaybettirecekse). Eminim bazılarımız polis veya ambulansı aramakla yetiniriz tabi ki yanından bakmadan geçecek bir grubun olduğunu da itiraf etmemiz lazım (Özellikle Londra'da). Peki Richard neden yardım etmeyi bu denli abarttı? İşte bu hareket bazen neden yaptığımızı anlamadığımız ama içimizden bir sesin bunu yapmamızı söylediği bir hareket galiba. Richard'ın yardım ettiği yaralı kız yer altı dünyasının kapı açma ustası olarak bilinen bir ailesine mensuptur (Leydi Door) ve peşinde tehlikeli kişiler vardır. Sevgili Richard'ın başına gelenler bununla kalsa keşke! Bir sabah uyanır ve kendisini Aşağı Taraf'ın bir mensubu olarak bulur, kimse kendisini tanımamaktadır ve yer üstündeki dünyadan tamamen silinmiştir. Ayrıca yer altı dünyası da pek öyle tekin bir yer değildir hani, Richard bu dünyada hayatta kalmayı başarabilecek midir?

Kitap okumaya alıştığım fantastik eserlerden oldukça farklıydı. Hatta Gaiman nasıl olur da iki eserinde bu kadar değişik bakış açıları kullanır diye de düşünmedim değil. Sonuç itibariyle kendisine olan ilgim arttı ve diğer eserlerini okuyacağım günü de merakla beklemekteyim (Sandman isimli bir fantastik serisi var, bir sonraki hedefim). Kitabı fantastik edebiyat seven herkese tavsiye ederim! Çok farklı bir kurgu ile karşılaşacaksınız (Delicatessen filmini izlemiş miydiniz? Size fikir versin.) Ayrıca kitabın 6 bölümlük bir dizi olarak yayınlanmış olduğunu da belirtmek isterim.

"'Neden gidip de kendini öldürttün, bunu bilmek istiyorum' dedi İhtiyar Bailey.
'Bilgi' diye fısıldadı Marquis. 'Tam ölmek üzere olduğunda insanlar sana çok daha fazla şey anlatır. Öldüğünde de etrafında konuşurlar.'" 

22 Ocak 2014 Çarşamba

Midak Sokağı - Necib Mahfuz

İşte bu kitap iyi bir yazar nasıl olurun güzel bir örneğiydi! Bildiğiniz üzere Necib Mahfuz 1988 yılına ait Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi Mısırlı bir yazar. Ortadoğu'da pek çok kaliteli insanın başına geldiği gibi, yazarımızın da kitapları bir dönem Mısır'da yasaklanmış ve adına ölüm fetvası bile yayınlanmış. Neyse ki, Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra bu yasak kaldırılmış ancak hala Mısırlıların Necib Mahfuz kitapları okuyup okumadıkları konusunda merakım söz konusu (pek okunduğunu sanmıyorum niyeyse). Nobel Edebiyat ödüllerinde gelenek olduğu üzere, Necib Mahfuz da kitabında hayatını geçirdiği Mısır'ı, Kahire'yi ve başkentte modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan insanları Midak Sokağı gözleminden yola çıkarak anlatmaktadır. Duyduğum kadarıyla, diğer kitaplarında da aynı temayı işlemiş. Bu durum beni şaşırtmadı zira "gelenek olduğu üzere" Nobel Edebiyat ödülü alan yazarlar hep aynı temayı kullanırlar :). Necib Mahfuz'u tekrar okuma fırsatım olur mu yakın zamanda bilmiyorum ancak bir sonraki okuyacağım kitabı şimdiden merak ettiğimi belirtmeliyim. Özellikle şu açıklamasından sonra: "Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendirirdim."

Gelelim hikayeye, aslında Midak Sokağında yaşayan insanları (esnaf ve sakinler) anlatsa da, hikayenin temelinde hırslı ve güzel bir genç kız var: Hamide. Hamide ve çevresindeki insanlar: dilenmek isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, Hamide'ye aşık olan genç berber Abbas, zengin şirket sahibi Elvan Salim, kahveci Kirşa, Hamide'nin çöpçatan annesi Ümmü Hamide ve diğerleri arasında akıp giden bir hayat. Daha fazlasını bahsetmeye gerek olmadığı kanaatineyim.

Yazara ve hikayeye lafımız yok ancak şu kitabın arkasına kim (---- spolier alert ----) "para hırsıyla fahişeliği seçen güzel Hamide" diye yazdı, onu sorgularım. Bu olay hikayede büyük heyecanlar yaratacak ve merak uyandıracak bir olayken, bunu daha kitabı okumaya başlamadan öğrenmemizi sağlayan sevgili editöre (artık yazan her kimse) teşekkürlerimi iletirim. Sana da okuduğun kitabın kilit noktasını hep birileri söylesin, hoş oluyor.

"Midak Sokağı'nda hayat çevresindeki faaliyetten neredeyse tamamıyla yalıtılmış bir şekilde sürer, kendine özgü, özel bir hayattır. Özde ve temelde hayatın bütünüyle birleşit kökleri, ama aynı zamanda sokak artık geçmişte kalmış bir dünyanın bazı sırlarını da barındırır."