Powered By Blogger

24 Şubat 2014 Pazartesi

Sandman / Düş Müziği - Neil Gaiman

Sandman serisini ilk duyduğum andan itibaren okumak için can atıyordum. Birinci kitabı alarak bu seriye büyük bir heyecanla başladığımı belirtmeliyim. Serinin ilk kitabı olduğu için henüz "Ebediler"den biriyle tanışıyoruz: Dream yani Düş Lordu Morpheus (Kitabın sonuna doğru Ölüm, Death ile de tanışıyoruz ancak birbaç bölümde sadece). Yıllar sürecek hikayemiz 1916 yılında İngiltere'de Kadim Gizemler Tarikatının lideri Burgess'in (namı diğer Magus) bir şekilde elde ettiği Magdalene'nin Büyü kitabı aracılığıyla Ölüm'ü hapsetmek istemesiyle başlıyor. Düzenlenen ayinde Ölüm yerine onun küçük erkek kardeşi Dream'i tuzağa düşürülür. Dream'a ait olan miğfer, kum torbası ve varlığının bir parçasıyla oluşturduğu yakut kolyesi elinden alınır ve onun için, rünlerle çevrili bir çemberin içinde 70 yıl sürecek bir tutsaklık hayatı başlar. Tabi bu süreçte insanların düşleri bozulduğu için çeşitli ruhsal hastalıklar, uyku bozuklukları, olmayacak kabuslar dünyada baş gösterir (Ki düşünün eğer Dream yerine Death hapsedilseydi dünyanın hali ne olurdu? Can you imagine?) Bu sürenin sonunda birinin düşüne sızarak kaçabilmeyi başaran Dream kendisinden çalınarak bir şekilde evrenin (cehennem de dahil) dört bir tarafına yayılan eşyalarının peşine düşer. Hikayenin bundan sonraki kısmı Dream'in eşyalarının peşindeki maceralarıyla geçer (veeee en sonunda Death ile tanışırız ki en güzel parça burasıydı kanaatimce). Bir de 24 saat bölümü var ki tüm vahşi yönünüzü tatmin edecektir.

Sandman'ın başlangıç itibariyle oldukça ilginç ve sürükleyici olduğunu söyleyebilirim - ki zaten söze ihtiyaç yok modern çağın en orijinal ve fantastik çizgi romanı olarak kabul edilir- Şimdi bu noktada bir şey belirtmek isterim; korku, mitoloji ve değişik fantastik unsurlardan ilham alınarak oluşturulmuş bu eserin H.P. Lovercraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı (The Call of Cthulhu) kitabından esinlenilerek oluşturulduğu söyleniyor ki konularına baktığım kadarıyla benzer yönleri var. Önemi var mı ? Yok! Fantastik eserler bilemeyenler için hep birbirine benzemektedir zaten :) Ama bir noktaya katılıyorum (Death'ın Siouxsie Sioux ilham alınarak çizildiği) zira katılınmayacak gibi değil şu tiplere bakın:

Her ne olursa olsun, kendinize bir iyilik yapın ve bu seriye başlayın! Hem kısa süreli de olsa dünyayı unutup kendinize bir misyon edineceksiniz: sonuna kadar gitmek! Daha yazacak çok şey var ancak serinin başka kitaplarına umarım.
 
"Bu gece yalnız hissediyorum...Her zaman yalnız yaşayan biri oldum ama rüyanın gece bölgesi sahillerinde, yalnızlık beni dalgalar ile yıkayarak kıyıyı dövüyor, ruhuma asılıyor... Gecenin sularına kum serpiyorum. Zerreler düşerken yanıyor. Bana çok geçmişte kalmış başka birini hatırlatıyor.... Onu, o zaman bile düşerken seyrettim. Yüzü mağrur, gözleri hala gururluydu... Boşlukta yürümenin vakti geldi. Bana ait olanı geri alma vakti."

"Sabahları uyandığımızda gözlerimizdeki çapakların sahibi Sandman’dir. Uykuya dalmadan önce gelir ve rüya görmemiz için gözlerimize büyülü bir kum serper. Uyanışa doğru o büyülü zerrecikler çapaklaşır."

18 Şubat 2014 Salı

Türk Casusu İngiliz Kemal Lawrence'e Karşı - Esat Tomruk

Psikolojide yapılan bazı deneylerde "sorular sorarak olayları inceleme ve bir sonuca varma" tekniği kullanılır. Böylece aynı soruya/olaya verilen farklı cevap ve tepkilerle ortaya bir sonuç çıkarılır. Bu yöntem çok uygulansa da bilinir ki en güvenilmez olanıdır. Zira insanlar cevap verirken gerçekleri çarpıtırlar. Mesela; aşık olmak davranışlarınızı nasıl etkiliyor? (İçimden geçen; ya hiç sorma kalbim şekil değiştiriyor, agresifleşiyorum) Verdiğim cevap: Ben hiç aşık olmadım bilemiyorum! Ya da, kendine zarar verici davranışlar azaltılabilir mi? Hmm, Tabi azaltılabilir, her şey kişinin kendi elinde sonuçta (Hayatına uygulayabiliyor mu, hayır!). Ha, nereye varmaya çalışıyorum derseniz, bir ajan kendi anılarını yazarsa ve ortaya kanıtlayacak hiçbir delil sunmazsa (karşılaştığı kişilerin isimlerini bile değiştirdiğini söylerse) yazdıklarının büyük kısmının bir fanteziden öteye gitmediğini düşünürüm. Zira kitap büyük çoğunlukla anımsamalardan değil de, karşılıklı konuşmalardan oluşmaktadır. Peki bunun imkanı var mı? Aradan geçmiş otuz yıl! Konuştuklarını kasete mi aldın Ahmet Esat, yoksa yaptığın şey anımsayabildiğin birkaç şeyden yola çıkarak bir hikaye yazmak mı? Sen bilmez misin insanlar bir hikaye anlatırken - özellikle kendilerinden bahsederlerken- ne zaman gerçeği söylemişlerdir?

İngiliz Kemal'in (Ahmet Esat) bu hikayesi 1919 yılında İstanbul'da (işgal günlerinde) kol gezen İngiliz ve Fransız subayları arasında geçiyor. Galatasaray Lisesi mezunu Ahmet Esat'ın İngiltere'de uzun yıllar geçirmesi sonucu hem Fransızca hem de İngilizceyi iyi derecede konuşabilmesi ona bu (so-called) ajanlık işinde faydalı olur. Çok iyi boks yapabilmesi dolayısıyla İngiliz askerleriyle dostluk kuran Esat, insanları gözlemleme yeteneği ve zekası sayesinde Fransızların arasına da sızarak iki ülke arasındaki "istihbarat" savaşından kendine kar sağlamak ister. Tabi tesadüflerin sürekli lehine olması, birbirinden güzel Fransız ajanlarıyla aşk yaşaması veya herkesin güvenini toplaması, hayatının defalarca kurtarılması vs. da cabası. Ancak size en inandırıcı şeyi söyleyeyim: Lawrence ile karşılaşması!

Bir kere Esat'cım, Lawrence'ın İstanbul'da bulunduğuna ilişkin herhangi bir kayıt yok. Hatta Lawrence İstanbul'a hiç gelmemiş (Bu şekilde söylemek istemezdim ama 20. yüzyılın en başarılı ajanından yani Arabistan'ın taçsız kralı Lawrence'dan söz ediyoruz burada!?). Bununla beraber, nasıl olup da kendisiyle karşılaşır ve yakın arkadaş olursunuz (bir de)? Ayrıca araştırdığım kadarıyla, İngiliz Kemal Türkiye için yalnızca Milli Mücadele döneminde yani Yunan askerleri aleyhine ajanlık yapmış. Bu nedenle bu kitapta yazılanlar pek inandırıcı değil!

İngiliz Kemal'in hayatı pek çok kez film yapılmış: "İngiliz Kemal Lawrens's Karşı" (Ömer Lütfi Akad, 1952), "İngiliz Kemal" (Ertem Eğilmez, 1968), "İngiliz Kemal'in Oğlu" (Osman Seden, 1968). Ancak ben daha ziyade Lawrence'in anılarını yazdığı "Bilgeliğin Yedi Sütunu" (The Seven Pillars of Wisdom) adlı kitabını ve filmlerini (Lawrence of Arabia, 1962 ve Gertrude Bell'in filmi Çöl Kraliçesi'ni merak etmekteyim).

"Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değermiş....
Bu söz belki doğru olabilir, ama benim gibi her gün yeni ölüm tehlikesi atlatmış olanlar şimdi içinde yaşadığımız bu huzur günlerinin kıymetini daha iyi anlarlar...
Bazen eski günleri bir hatırlayacak oldum...."

11 Şubat 2014 Salı

Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç

Ayfer Tunç'u bir yazar olarak çok beğenirim. Son kitabını da diğer kitaplarının hatrına alıp okuduğumu da belirteyim. Kitabı beğendim ama yine de bir "Yeşil Peri Gecesi" değildi şimdi ne yalan söyleyelim. Yeşil Peri Gecesi'nin su gibi akan dili ve insanda merak uyandıran olay örgüsü beni daha çok etkilemişti. Yine de bu iki kitabın benzer yönleri var: taşıdığımız sırların bir gün bir şekilde ortaya çıkışı, bir toplumun çöküşü ve insanın yalnızlaşması. Kitapların anlatım teknikleri de benziyor, anımsamalar şeklinde (flashbacks) ve kahramanın gözünden anlatılıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, kahramanın kendi gözünden anlatıldığı hikayeleri çok sevemiyorum ancak Ayfer Tunç bu konuda çok iyi! Bu kitapta hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken, yolunda gitmeyen planları sebebiyle "hancı" olan Mürşit'in gün gün solan yaşamı arka plandaki toplumsal olay izleri ile beraber anlatılmaktadır. Çocukluğunda yaşadığı bir travma sonrası bütün amacı uzaklaşmak ve daha da uzaklaşmak olan Mürşit, İstanbul'a üniversite okumaya geldiğinde babasının aniden felç olması sonucu memleketine geri dönerek babadan kalan oteli işletmeye mecbur kalır. Ailesinin isteği üzerine evlenerek yaşadığı yere kök salan Mürşit'in gönlü iki ara bir derede kalmış bu taşra şehrine sığmaz ve gün geçtikte daha umursamaz bir insan olur. Tek yaptığı günlük monoton işleri yerine getirerek ölümü beklemektir (içten içe yaşanan bir iç ağrısı ki Mürşit bunu dünya ağrısı olarak tanımlayacaktır). Bu yüzden başkalarının hikayelerini merak eder, çünkü "hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkasının kuyusuna atar". Ancak yıllar sonra ruh hali olarak kendisine benzeyen ve akşamları rakı sofrasında kendisine yarenlik eden bir maden mühendisinin ("Madenci") de dediği gibi: Başkalarının kuyuları daha mı iyi sanki? Ama doğru, iyi diye bir şey yok, insan sadece kendi hikayesini bilir ve kendi hikayesinden sıkılır!

"Dünya Ağrısı" adını Almanca "weltschmerz" (the kind of feeling experienced by someone who understands that physical reality can never satisfy the demands of the mind) teriminden almaktaymış ki bu kelime yaşamaktan usanç getirme, pesimizm anlamına gelmekteymiş. Kaldı ki, "zamane hastalığı" olarak tanımlanan "weltschmerz" terimi ilk kez 1763-1825 tarihinde yaşayan Alman yazar Johann Paul Friedrich Richter'in "Selina" romanında kullanılmış. Bu bilgiyi edindiğimde çok şaşırdım açıkçası, zira ben bu terimi daha ziyade yirminci yüzyıla yakıştırmıştım. Dünya ağrısı bu kadar eski miymiş gerçekten?

Kitabı okurken pek çok yerde Anayurt Oteli'nin Zebercet'ini anımsadım. Zaten Mürşit de İstanbul'da bu kitabın filmine giderek bir bağlantı kurmamıza yardımcı oluyor. Ayrıca, Mürşit'in kendine yabancılaşması ve bazı ruhsuz davranışları Albert Camus'nun Mersault'una da benziyor ("Yabancı"). Elbette Mürşit karakteri daha detaylı anlatıldığı için içinde bulunduğu ruhsal durumun sebeplerini yavaş yavaş çözebiliyoruz. Mersault gibi biraz muğlak kalmıyor.

Kahramanın kendini soyutlayıp gamsız yaşaması beni buhranlardan buhranlara sürükledi. Bu nedenle olsa gerek Ayfer Tunç'un bu kitabını diğer kitapları kadar sevemedim. Belki de doğru kitap ancak yanlış zamandır. İçinde bulunduğum ruh hali sebebiyle böyle olagelmiştir. Bu kadar başarılı bir yazarın kitabını beğenmemek ne haddime :) Ancak çok sevdiğim bir bölümü belirtmeden geçemeyeceğim; kitabın içinde Mürşit'in satın alıp ara ara okuduğu bir kitaptan alıntı yapılmaktadır: İnsan bir uçurumdur! (Bu söz Cioran'ın "Ezeli Mağlup" kitabından alınmış. Okuduğum kitaplarda yeni bir kitap öğrenince hediye almış gibi seviniyorum, yakın zamanda okuyabilmem dileğiyle!) Bu kadar bilgiyle anlamakta zorlanmıştım ancak sözün devamını öğrenince daha kolay anladım: Her insan bir uçurumdur, içine bakmak yükseklik korkusu yaratır. Peki bakacak kadar cesur musun?

"Yaşanmıştan kurtulmak yok. Unutup kurtulmak yok. Toprağa girene kadar peşini bırakmıyor yaşanmış olan."

Anayurt Oteli:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/10/anayurt-oteli-yusuf-atlgan.html

Yabancı:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com.tr/2013/03/yabanc-albert-camus.html 

5 Şubat 2014 Çarşamba

Tutuklama - Aclan Sayılgan

Kış Okuma Şenliği kapsamında sahaftan alınıp okunacak bir kitap kategorisi için tesadüfler bu kitabı çıkardı karşıma. Daha önce bahsettiğim gibi, altına çizilen ifadelerin bulunduğu, üzerine tarih atılmış veya okurken notlar alınmış bir kitap beni çok cezbeder. Bu kitabı öylesine elime aldım ancak üstüne atılmış tarih (1973 yılı - arkadaşlar ilk okuyan bu kitabı 40 yıl önce okumuş - aşağıda fotoğrafı) beni etkiledi ve bunu aldım. Tabi okurken yazarı hakkında da biraz araştırma yaptım. Hem konservatuvar mezunu olarak Devlet Tiyatrosu'nda görev alması hem de eski bir komünist olması dolayısıyla yazarın bu kitapta kendisini anlattığı kanaatindeyim. En azından baş karakterin hissettiklerinin detaylandırılması ve yazarın hayatı ile Mehmet Kostak'ın hayatındaki benzerlik benim böyle düşünmeme sebep oldu. Yine de kitap hakkında yazılan herhangi bir eleştiri, yorum vb. bir yazı bulabilmek için internette biraz araştırma yaptım ancak Türkçe bir kaynak bulamadım. Şaşırtıcı bir şekilde, Amazonda satışta olan "The Turkish Muse: Views & Reviews 1960s - 1990s" aslı bir kitapta Aclan Sayılgan'dan ve bu eserinden söz edildiğini gördüm (aşağıda biraz alıntıladım). Pek çok Türk şair ve yazardan söz ediliyor olması sebebiyle bu kitabı da edinmeye karar verdim.

Tutuklama'da (1952 yılında) Komünist Partiye destek amaçlı örgütlenen ve polis tarafından gizlice takip edilen bir grup aydının tutuklanması ve sorgulanması anlatılmaktadır. Bu sorgulamalardan anladığım kadarıyla kitabın geçtiği dönem itibariyle Türkiye'nin farklı paranoyaları olduğundan söz edilebilir (değişmeyen tek şey: Dış Mihraklar). Konjonktür değişse de, Türkiye "dış mihraklar" paranoyasını hiç kaybetmeyecek ve bu konuda hep ezik kalacak anlaşılan. 1952 yılında komünist partiye gizlice destek verdikleri için tutuklanan kişilerin kendi aralarındaki çözülme Mehmet Kostak'ın (konservatuvar mezunu bir sanatçı) bakışından anlatılmakta ve bu dönemde Türkiye'nin komünizmle ilgili tek paranoyasının "Sovyet Rusya" tehlikesi olduğu net olarak anlaşılmaktadır. Yine de, henüz 1960 - 1970'leri yaşamamış Genç Türkiye'nin bu aydınlara sorgu sırasında 1980'lerin acısını yaşatmadığını da gözlemleyebiliyoruz. Türkiye'nin yakın tarihine ilgi duyanlara kitabı okumalarını tavsiye ederim! Aşağıdaki diyalog da değişmeyen gerçeklerimizden:

"Hakim sözünü kesti Mehmet'in:

- Ben Demokrat Partinin değil, adaletin temsilciyim.

- Ben siyasi konularda adaletin objektifliğine inanmıyorum Hakim bey. Siyasi adalet izafidir. Mutlak değildir. Eğer siyasette bir suçlu varsa, yargılanan kadar o suçu imal eden içtimai sebeplere eğilmek gerekir... Sisteme karşı olana adalet dağıtılmaz, sistemi yıkmak isteyenlere sadece ceza kesilir. İşin doğrusu da budur."
 
"Tutuklama achieves the very difficult success of combining two levels of fictional delineation - the psychological complexities of the victim and the agent of brutalization, and the panoramic view of a society and its intellectual convulsions in a given period. with greater psychological depth and broader societal analysis, Tutuklama would have been both a more significant novel and a more compelling documentary..." 

3 Şubat 2014 Pazartesi

Bukre - Kahraman Tazeoğlu

Tuna Kiremitçi'nin kıymetini bu kitapla anladım sevgili kitap severler (Hakkındaki acımasız eleştirilerim için üzgünüm Tuna Bey, daha acımasızını hak edenler varmış). Ve bu kitabı okuyunca toplum olarak ne kadar acınacak halde olduğumuzu gördüm. Kitabın tek bir özeti olabilir: "İşbu kitap bir ergen gencin fantezileridir". Diyeceksiniz ki neden bu kitabı aldın? Evet, neden aldım, ben de pişmanın gerçekten! D & R'da kendime birkaç kitap almaya gittiğimde yazarın imza günü olduğunu duydum, dedim ki bu yazar da kim? Daha önce hiç okumamış olduğumdam hem bir şans vermek istedim, hem de son kitabının üzerinde iki yüz bin adet basıldığına ilişkin bir ifade görünce sandım ki, okunmaya değer. Riske girmemek için kendini oldukça geliştirmiş olduğunu düşündüğüm son kitabını aldım ve imzalattım (Kahraman'cım, güzel lacivert gözlerle ortalıkta salınmaya benzemiyormuş kitap yazmak, ha?). Akabinde bazı yerlerini gözüm kapalı okuduğum bir kitabım oldu ne mutlu bana :). Sözü uzatmadan, biraz kitaptan bahsedeyim: Bukre adında bir genç kız var, öncelikle bir aşk acısı çekiyor ve hayattaki tek dostu, çocukluk arkadaşı Selim ona destek oluyor. Beraberce ergen muhabbetler yapıp (işte şu klasik kimse bizi anlamıyor, dünya neden böyle, ah acı çekelim arabeskiz biz muhabbetleri, platonik aşklar) hayatlarında herhangi bir yaratıcılık olmadan öyle takılıyorlar. Sonrasında hafta sonu için katıldıkları bir gençlik kampında Cem adında bir gitarist ile karşılaşırlar ve Bukre ile Cem arasında bir yakınlaşma olur. Kitap ikisinin bir neşeli bir hüzünlü ilişkisini anlatacak ve sonunda yapılacak ilginç bir tercihle sona erecektir (Bu hikaye bittikten sonra kitapta birkaç sayfalık düz yazılar ve kısa öyküler de bulunmaktadır). Vaktine kıymet verenlere tavsiye edemiyorum kitabı.

Ekşisözlükte kitap hakkında yazılanları bir okuyuverseydim ben de aydınlanıp başka kitaplara yönelecektim ancak işte cahillik (buraya bir tane İlber Ortaylı 'caps'i: Ooo aramıza yeni cahiller katıldığını görüyorum). Ekşisözlükten gönlümden geçenlerin ifade edildiği bir yazı:

"bir kızın ergen melankoliğine sahip hayatını ara ara felsefi demler vurarak okuyuculara sunan bir kitap.
öncelikle, kitabın hedef kitlesinin ergenler olduğunu söyleyim. ergenlerin ruhunu okşayacak aşk sözleriyle dolu her tarafı. içerdiği hikaye ise aslında hemen her gencin başından geçecek aşk hikayelerinden kısa kısa kesitlerin birleştirilmişi. farklı bir şey sunmuyor yani.
zaten ergenlerdeki aşık olma / aşık olunma, acı çekme / acı çektirme hayranlığı sınır tanımaz. böyle bir kitaba bağlanmaları da pek normal."


https://eksisozluk.com/bukre--4063921
https://eksisozluk.com/bukre--4063921?p=2

Araplarla bir şekilde karşılaşıp iş yapmanız vb. bir durum gerektiyse, kendilerinden bir şey talep ettiğinizde öncelikle şu cümleyi duyarız "Bukra inşallah". Bu cümlenin Türkçe tercümesi "Yarın/sabaha Allah'ın izniyle" dir. Meali ise "Bizden iş beklemeyin, bir ara bakarız, o da bakarsak" demektir. Hah, nereden aklıma geldi, işte kitabın adı "Bukre" Arapça'da bu anlama gelmektedir :) Kitapta yalnızca bir bölümün (sadece bir) altını çizmeye değer buldum, bunun sebebi de bana Khaled Hosseini'yi anımsatmasıydı:

"Hayatın en gaddar yanı nedir biliyor musun Kuzu? diye sordu.
'Nedir' dedi Selim.
'Hayatın en gaddar yanı, bir sonu olduğunu bize hep en mutlu anlarımızda hatırlatması... İnsanların en saf yanıysa hayatın bir sonu olduğunu her seferinde unutması..."

27 Ocak 2014 Pazartesi

Yokyer (Neverwhere) - Neil Gaiman

İşte bu bir acayip hayal gücü! Her ne kadar Londra'nın kanalizasyonlarında, yaşayanların tesadüfen hayatta kaldığı ve  koşulların biraz ürkütücü olduğu bir yerde geçse de okurken hiç rahatsızlık hissetmedim. Öyle ki, yer altının (yani Yokyer'in) en acımasız ve işkenceci katilleri bile espriliydi (İngilizler buna "sense of humour" der) :). Daha önce de bahsettiğim gibi, fantastik edebiyatı ve fantastik ögelerin işlendiği kitapları çok severim. Ancak bu "Yokyer" bildiğimiz fantastik ögelerin dışına çıkarak bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor: Fark edilmeyenler! Kitapta yer üstünde yaşayan kişilerin hiç fark etmediği veya birkaç saniye içinde yok saydıkları yer altı toplumu ("Aşağı Taraf)" ve bir tesadüf eseri aralarına düşen Richard Mayhew'in trajikomik hikayesi anlatılmaktadır. Richard aslında işinde başarılı, güzel bir nişanlısı ve özenilecek bir düzeni olan biriydi, ta ki nişanlısıyla önemli bir yemeğe giderken yerde kanlar içinde bir kız görünceye kadar. İşte bu noktada, durup düşünmek gerekiyor. Önemli bir yemeğe gidiyorsunuz ve yerdeki kanlar içindeki kızı kucaklayıp evinize götürür müsünüz? (Eğer bu hareket size düzeninizi ve nişanlınızı kaybettirecekse). Eminim bazılarımız polis veya ambulansı aramakla yetiniriz tabi ki yanından bakmadan geçecek bir grubun olduğunu da itiraf etmemiz lazım (Özellikle Londra'da). Peki Richard neden yardım etmeyi bu denli abarttı? İşte bu hareket bazen neden yaptığımızı anlamadığımız ama içimizden bir sesin bunu yapmamızı söylediği bir hareket galiba. Richard'ın yardım ettiği yaralı kız yer altı dünyasının kapı açma ustası olarak bilinen bir ailesine mensuptur (Leydi Door) ve peşinde tehlikeli kişiler vardır. Sevgili Richard'ın başına gelenler bununla kalsa keşke! Bir sabah uyanır ve kendisini Aşağı Taraf'ın bir mensubu olarak bulur, kimse kendisini tanımamaktadır ve yer üstündeki dünyadan tamamen silinmiştir. Ayrıca yer altı dünyası da pek öyle tekin bir yer değildir hani, Richard bu dünyada hayatta kalmayı başarabilecek midir?

Kitap okumaya alıştığım fantastik eserlerden oldukça farklıydı. Hatta Gaiman nasıl olur da iki eserinde bu kadar değişik bakış açıları kullanır diye de düşünmedim değil. Sonuç itibariyle kendisine olan ilgim arttı ve diğer eserlerini okuyacağım günü de merakla beklemekteyim (Sandman isimli bir fantastik serisi var, bir sonraki hedefim). Kitabı fantastik edebiyat seven herkese tavsiye ederim! Çok farklı bir kurgu ile karşılaşacaksınız (Delicatessen filmini izlemiş miydiniz? Size fikir versin.) Ayrıca kitabın 6 bölümlük bir dizi olarak yayınlanmış olduğunu da belirtmek isterim.

"'Neden gidip de kendini öldürttün, bunu bilmek istiyorum' dedi İhtiyar Bailey.
'Bilgi' diye fısıldadı Marquis. 'Tam ölmek üzere olduğunda insanlar sana çok daha fazla şey anlatır. Öldüğünde de etrafında konuşurlar.'" 

22 Ocak 2014 Çarşamba

Midak Sokağı - Necib Mahfuz

İşte bu kitap iyi bir yazar nasıl olurun güzel bir örneğiydi! Bildiğiniz üzere Necib Mahfuz 1988 yılına ait Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi Mısırlı bir yazar. Ortadoğu'da pek çok kaliteli insanın başına geldiği gibi, yazarımızın da kitapları bir dönem Mısır'da yasaklanmış ve adına ölüm fetvası bile yayınlanmış. Neyse ki, Nobel Edebiyat Ödülünü aldıktan sonra bu yasak kaldırılmış ancak hala Mısırlıların Necib Mahfuz kitapları okuyup okumadıkları konusunda merakım söz konusu (pek okunduğunu sanmıyorum niyeyse). Nobel Edebiyat ödüllerinde gelenek olduğu üzere, Necib Mahfuz da kitabında hayatını geçirdiği Mısır'ı, Kahire'yi ve başkentte modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan insanları Midak Sokağı gözleminden yola çıkarak anlatmaktadır. Duyduğum kadarıyla, diğer kitaplarında da aynı temayı işlemiş. Bu durum beni şaşırtmadı zira "gelenek olduğu üzere" Nobel Edebiyat ödülü alan yazarlar hep aynı temayı kullanırlar :). Necib Mahfuz'u tekrar okuma fırsatım olur mu yakın zamanda bilmiyorum ancak bir sonraki okuyacağım kitabı şimdiden merak ettiğimi belirtmeliyim. Özellikle şu açıklamasından sonra: "Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendirirdim."

Gelelim hikayeye, aslında Midak Sokağında yaşayan insanları (esnaf ve sakinler) anlatsa da, hikayenin temelinde hırslı ve güzel bir genç kız var: Hamide. Hamide ve çevresindeki insanlar: dilenmek isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, Hamide'ye aşık olan genç berber Abbas, zengin şirket sahibi Elvan Salim, kahveci Kirşa, Hamide'nin çöpçatan annesi Ümmü Hamide ve diğerleri arasında akıp giden bir hayat. Daha fazlasını bahsetmeye gerek olmadığı kanaatineyim.

Yazara ve hikayeye lafımız yok ancak şu kitabın arkasına kim (---- spolier alert ----) "para hırsıyla fahişeliği seçen güzel Hamide" diye yazdı, onu sorgularım. Bu olay hikayede büyük heyecanlar yaratacak ve merak uyandıracak bir olayken, bunu daha kitabı okumaya başlamadan öğrenmemizi sağlayan sevgili editöre (artık yazan her kimse) teşekkürlerimi iletirim. Sana da okuduğun kitabın kilit noktasını hep birileri söylesin, hoş oluyor.

"Midak Sokağı'nda hayat çevresindeki faaliyetten neredeyse tamamıyla yalıtılmış bir şekilde sürer, kendine özgü, özel bir hayattır. Özde ve temelde hayatın bütünüyle birleşit kökleri, ama aynı zamanda sokak artık geçmişte kalmış bir dünyanın bazı sırlarını da barındırır."

16 Ocak 2014 Perşembe

Yıldız Tozu - Neil Gaiman

Okuma şenliği kapsamında sinemaya uyarlanmış bir kitap kategorisinde Hobbit'i okuyacaktım ancak bu kitap bana değer verdiğim biri tarafından armağan edilince hemen öncelik verdim. Bu arada küçük armağanlar almayı severim ancak anımsatacak bir şey katılması çok daha hoşuma gider (içine bir not bırakılması, altına tarih yazılması, bir zamanlar olduğu gibi gagasını sevdiğin bir arkadaşının kırdığı bir oyuncak kuş, ya da üstüne çok sevdiği kırmızı rujuyla öperek imza atmış olan bir arkadaşın armağanı - her ne olursa). Konuyu dağıtmadan, zaten fantastik hikayeleri çok severim. Yıldız Tozu'nu yıllar önce Almanya'dayken izlemiştim fakat aradan üç-dört yıl geçtiği için detayları pek anımsamıyordum. Bu nedenle kitap hiçbir zevkini kaybetmedi. Neler yaşanıyor? Uzak uzak diyarlarda bir Duvar Köyü var ve çevresindeki duvarda bu köyü Perili Ülke ile bağlayan bir delik bir de köyden kimse Perili Ülkeye geçmesin diye burada yedi yirmi dört bekleyen bekçiler. Her dokuz yılda bu duvarın diğer tarafında bir panayır yapılmakta ve bu panayırda tuhaf, eğlenceli, büyülü pek çok olay yaşanmaktadır. İşte kahramanımız bu büyülü dünyada bir şekilde var olmuş ve bebekken Duvar Köyüne bırakılmış ateşli bir genç: Tristran Thorn. Dünyanın en güzel kızı olduğuna inandığı Victoria Forester'in elini ve kalbini kazanabilmek için ona bir söz verir: O gece Perili Ülkeye düşen yıldızı bulup ona getirmek. Bir şekilde duvarın diğer tarafına geçmeyi başaran Tristran'ı burada gizemli olaylar beklemektedir elbette. Ancak olayı dramatikleştiren durum; zavallı yıldızın peşinde başkaları da vardır.

Gökten düşen bir yıldızın Perili Ülkede genç ve hoş bir hanım şeklinde vücut bulması yaratıcı bir düşünce olmasa da çok mantıklı :). Tam tersi de olsa keşke, dünyada belirli bir misyonu tamamlayınca genç hanımlar da gökyüzüne yükselse ve bir yıldız olsa. Oradan nasıl görünür acaba yeryüzü? Hırçın güzel yıldızımızın bahsettiği gibi, dünya yukarıdan bakılınca zarif ve dost canlısı, ferah  bir yer mi? Yoksa negatif enerjilerin toplanıp yayıldığı mavi bir panorama mı? Peki benim son zamanlarda anlam yüklenmiş yıldızları takıntı yapmam ne olacak? :)

"Yıldızlara dikti gözlerini ve o anda heybetli ve zarif, sonsuzca karmaşık bir dansı gerçekleştiren dansçılar gibi göründüler ona. Yıldızların yüzlerini görebildiğini hayal etti; solgundular ve tatlı tatlı gülümsüyorlardı, sanki altlarında, dünyanın yüzeyindeki insanların itişip kakışmalarını ve hazzını ve de acısını izleyerek öylesine çok zaman geçirmişler de bir diğer küçük insanoğlunun her birimizin yaptığı üzere kendisinin dünyanın merkezi olduğunu sandığı her defada gülmekten kendilerini alamazlarmış gibi."

13 Ocak 2014 Pazartesi

Küçük Prens - Antoine De Saint-Exupéry

Yok, bu kitaptan aldığım hazzı o kadar az kitaptan aldım ki hayatımda (Belki Şeker Portakalı veya Parfümün Dansı veya Simyacı). Bu kitap muhteşem, gerçekten öyle! Her okuduğumda yeni bir şey keşfediyorum, her okuduğumda yeni bir tat alıyorum. Cumartesi günü çantamda iki kitap vardı (resim kursundan sonra arkadaşlarla Jolly Joker'e gidecektik, onları beklerken okumak için). Neden bu kitaplardan birisi Küçük Prens'ti? İnanın hiçbir fikrim yok :). Ama bu işin üzerine çok düşünmek istemiyorum ve şu an sadece arkadaşlarımı beklerken bu kitabı okuyup bitirecek kadar vaktimin olmasına memnunum! Hikayeyi ana olaylarıyla hepimiz biliyoruz zaten: Kitapta Sahra Çölüne düşen bir pilotun burada altın saçlı küçük bir çocukla karşılaşması ve uçağını tamir edip geri dönene kadar bu çocukla yaptığı sohbet anlatılmaktadır. Küçük Pren'sin olayları en basit haliyle çocukça kavrayışı ve yaptığı galaksiler arası yolculukta öğrendikleri biz büyüklerin ne kadar aptal olduklarını ortaya çıkarmaktadır: Büyükler hiçbir şeyi asla kendi başlarına anlayamıyorlar; onlara her şeyi açıklayıp durmaksa, çocuklar için gerçekten çok yorucu...

Peki bu kendi kendinin prensi Küçük Prens'in derdi neydi kocaman yüreğiyle minicik gezegeninden kaçıp gezegen gezegen dolaşarak dünyaya, Büyük Sahra'nın tam ortasına geldi? Öncelikle belli ki kendi gezegeninde kafasını karıştıran bir şey vardı: Bir gün günbatımını tam kırk dört kez izledim! ...Biliyor musun.. İnsan günbatımlarını çok kederliyken seviyor..." Aslında aşıktı prensimiz. Çiçek olarak seslendiği (gezegeninde bir tanecik olan) ama aslında Dünya'ya geldiğinde binlercesiyle karşılaştığı bir Gül'e aşıktı. Ama bu çiçek kafasını karıştırmıştı ve o nedenle gezegeninden kaçarcasına uzaklaşmıştı: O zamanlar ne anlayışsızmışım! Onu davranışlarıyla değerlendirmeliymişim, dedikleriyle değil. Benim için kokuyor, benim için parlıyordu. Ondan kaçmamalıydım. Onun gülünç numaralarının ardındaki sevecenliği anlamalıydım. Çiçeklerin bir anları bir anlarına uymuyor. Bense onu sevmeyi bilemeyecek kadar gençtim o zaman." Ah Prens'im, sen ağlama ben ağlarım ikimizin yerine diyorum sana! Artık hiçbir önemi yok. Tabii, sen de benim kadar aptallık ettin. Artık mutlu olmaya bak.

Neler öğrendi bu astral yolculukta bu kendi kendinin prensi? Bir kralla, bir kibirliyle, bir ayyaş, bir iş adamı, bir fenerci, bir coğrafyacıyla karşılaştı ve insanların kötü özelliklerini bu insanlarda gördü: aç gözlülük, hırs, kuralcılık, şüphecilik, kendi kendiyle çelişme... Sonra bu yolculuktan nefret etmesine sebep olacak ve asıl mutluluğun kendi gezegeninde ve oradaki küçücük dünyasındaki huzurda olduğunu anlayacağı bir yere ulaştı: Dünya denen gezegen. "Ne tuhaf bir gezegen bu! diye düşündü... Kupkuru, sipsivri ve çok tuzlu. İnsanlarda da hayalgücü diye bir şey yok. Ne söylense tekrar ediyorlar...Halbuki, gezegenimde bir çiçeğim vardı. Her zaman söze o başlardı...." Yine mi o çiçek? Bak kıskanıyorum onu :). Prensim, nedir senin çiçeğini Dünya'daki binlerce gülden farklı kılan? "Elbette, yoldan geçen sıradan biri gülümü gördüğünde, size benzediğini sanacaktır. Ama, o tek başına hepinizden daha önemli, çünkü, benim suladığım gül o. Çünkü üzerini cam fanusla örttüğüm o....Çünkü sızlanmalarına, böbürlenmelerine, hatta suskunluklarına kulak kesildiğim de o. Çünkü o benim Gülüm!" Tatlım, bu işin sırrı çok basit: En iyi yüreğiyle görür insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez! Dünyadan bakınca yıldızlar bir farklı mı göründü Prens'ime? Yıldızlar gözlerden uzak bir çiçek sayesinde güzeller: "Kendi kendime sorarım hep, dedi, Günün birinde herkes kendi yıldızını bulabilsin diye mi parlaktır yıldızlar? Bak benim gezegenime. Tam üstümüzde. Ama öyle uzaklarda ki!" O yıldızlardan birinde ben yaşıyor, ben gülüyor olacağım...İşte bu yüzden, geceleri gökyüzüne baktığın zaman, bütün yıldızlar gülüyor gibi gelecek sana. Yalnız senin gülmeyi bilen yıldızların olacak. Tatlım, günün birinde üzüntün geçince (bil ki üzüntüler günün birinde mutlaka geçer) beni tanımış olduğuna sevineceksin.

Şu dünyada keşke tanışıp kendileriyle birkaç cümle konuşabilsem dediğim bazı insanlar oldu (bir kısmıyla tanışıp konuşabildim). Yazarımız Antoine'de bunlardan birisi ancak kendisi bu dünyadan Küçük Prens'in gezegenine 1944 yılında gitmiş olduğu için böyle bir şansım hiç olmayacak. Sevgili Kırgız yazarım Cengiz Aytmatov'u da göremeyecek olmak şu an aklıma gelmeseydi, iyiydi!

Peki bu olayların tümü aslında çölün ortasında 8 gün geçiren pilotun o ıssızlıkta hem sıcağın hem de susuzluğun etkisiyle gördüğü halüsinasyonlarsa? Sevgili Küçük Prens'im aslında yoksa ve asteroid B612 diye bir gezegen yoksa o sonsuz galakside?  O zaman nasıl seyrederiz yıldızları? Bu işte büyük bir gizem var. Tıpkı benim için olduğu gibi, Küçük Prens'i seven sizler için de, bir yerlerde hiç görmemiş olduğunuz bir koyun, bir gülü yemişse ya da yememişse, hiçbir şey eskisi gibi olmaz... Gökyüzüne bir bakın. Sonra da kendi kendinize sorun... Göreceksiniz, her şey nasıl da değişecek... Son üç gündür hayatıma giren yıldızlar bana "kendi kendimin yıldızı" olduğumu bir kere daha anımsattı :). (İnsan doksan sayfalık kitap için sayfalarca yazabilir mi? Evet, kendimi devam etmemek için çok zor tuttuğumu size belirtmek isterim, sevgilerimle!)

"'O halde, kendi kendini yargılarsın sen de' diye yanıt verdi kral. 'En zoru budur. Kişinin kendi kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı beceriyorsan, hakikaten bilge bir kişisin demektir."

10 Ocak 2014 Cuma

Sonunda Ölüm Geldi - Agatha Christie

Kış okuma şenliği kapsamında Altın Kitaplar'dan yayınlanan bir kitabı okumak gerekiyordu. Agatha Christie'yi yıllardır okumadığımı fark edince seçimimi bu yönde kullandım :). Bu kitabı tercih etme sebebim eski Mısır'da geçiyor olmasıydı. Konusunda uzman bir dedektif yoksa eğer olaylar nasıl çözülecek diye merak ettim. Ancak şunu de fark ettim ki -öğrendiğim birkaç mitolojik bilgi bir yana- Agatha Christie'nin okuduğum diğer kitaplarını bu kitabından daha çok sevdim. Olaylar milattan önce 2000 yıllarında Mısır'da Nil Nehri'nin batısında yer alan bir kentte geçmektedir. Neredeyse kendi halinde yaşayan Ka Rahibi İmhotep (Ölenlerin mezarlarından sorumlu olan rahipler, zenginler ve toplum içinde ayrıcalığa sahipler) iş amaçlı kuzeye gittiği bir gezi sonrasında yanında genç ve güzel bir kızla gelir: Nofret. Bu durum evde beraber yaşadığı annesinin (romandaki en bilge karakter), ikisi evli ve çocuklu olan üç oğlunun (ve onların eşlerinin) pek hoşuna gitmez. Ne de olsa, oğullar babalarının kendilerini bir birey saymasını umarak ölümünden sonra onun yerine geçmek istemektedirler. Eve yıllardır hizmet eden yaşlı ve kötü kalpli Henet'in ortalığı karıştırması da eklenince evde olaylar çığırından çıkar. Olaylara temkinli yaklaşan tek kişi İmhotep'in sağ kolu ve sekreteri Hori'dir (ki her şeyi çözecek olan da odur). Bir de iyi kalpli Renisenb'i unutmamak gerekir (İmhotep'in kızı ve kocasının ölümünden sonra baba evine geri dönüyor). İmhotep'in tekrar iş için kuzeye gitmesiyle gizemli olaylar baş gösterir. Önce güzel Nofret'in ölü bedeni anıt mezara çıkan patikanın dibinde bulunur. Olay önce kaza olarak aksettirilip üstü kapatılmak istense de, İmhotep'in eve dönmesiyle, cinayetlerin burada son bulmayacağı ortaya çıkar. Ancak Nofret de öldüğüne göre, kim, neyin peşindedir?

 Kitap yine bir Agatha Christie klasiği: ya aşk ya da maddiyat için işlenen cinayetler... Zaten sahip olduğumuz en kuvvetli duygular da aşk ve nefret olduğuna göre, abartacağımız herhangi bir davranışın sebebinin bunlara dayanması mantıksız değil. Bir şey dikkatimizi çekmiştir umarım: aradan 4000 yıl da geçse, bu duyguların insanları ele geçirme şekli yine aynı. Milattan önce 2000 yıllarındaki insan ilişkileriyle günümüz insan ilişkileri arasında neredeyse bir fark yok. Ama bu kitapla yeni bir şey öğrendim. Agatha Christie'nin eşinin arkeolog olduğunu ve Ortadoğu'daki pek çok kazıya onunla beraber katıldığını. Bu bana daha önce öğrendiğim başka bir bilgiyi anımsattı.

"..Senin kafan ... ailenin diğer bireylerinden çok farklı çalışıyor. Onlar gibi daracık duvarların arasına kapanıp kalmamış. Senin kafan da benimki gibi çalışıyor, sonsuza dek akıp gidecek şu Nil'e bakıyor, değişen dünyayı, değişen fikirleri görüyor. Cesur ve görüş sahibi olanlar için her şeyin mümkün olduğu bir dünyayı... Yaşamına nasıl yön verebileceğini sana ben söyleyemem ... Çünkü bu senin yaşamın!"

9 Ocak 2014 Perşembe

Cemal Süreya ("Bizim İkinci Yenicilerden")

Bugün Cemal Süreya'nın ölüm yıl dönümü olduğunu öğrendim. Aslında sevdiğim şair/yazarların ölüm yıl dönümlerini takip etmiyorum ancak sosyal medya sağ olsun :). Bir şekilde öğreniyoruz. Cemal Süreya'nın yeri bende ayrı olduğu için ölüm yıl dönümünde ben de yazmak istedim. Herkes gibi adını bir şekilde duysak da, muhtemelen hakkında en çok bilgiyi lisede öğrendik (edebiyat dersleri). Cumhuriyet Dönemi şairlerinden ve ikinci yenici akımında etkilenen şairlerden olduğunu biliyoruz. Ancak benim Cemal Süreya'da en çok dikkatimi çeken, kendine özgü şaşırtıcı söyleyiş biçimiydi. Zaten değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş amacında olan ikinci yenici akımının da öncüsüdür kendisi. Bu anlatım benim gözümde şiiri soyutlaştırarak bir resim özelliği kazandırıyor, belki de bu yüzden Cemal Süreya bu kadar ilgimi çeken şairlerden. Cemal Süreya şiirleriyle resim yapıyor. Şöyle ki, ilk okuduğum şiiri adından dolayı olsa gerek "Üvercinka" dır. O zamanlar böyle bir kelimenin var olup olmadığını araştırdığımı anımsıyorum. Elbette ki böyle bir kelime yok, ancak bu kelimenin sende çağrıştırdığı bir anlam var. Üvercinka denildiğinde aklımıza ilk gelen? Benim o zamanlar "Güvercin" gelmişti, hala öyle. Ve bu şekilde Cemal Süreya'nın çağrışımlarla anlamsız bir kelimeden aklımızda bir imge yarattığını fark ettim. Bu kelimelerle resim yapmak değil de nedir? Ve bir daha Cemal Süreya hayatımdan çıkmadı :).

Bugünün anısına Cemal Süreya'nın ölüm için yazdığı bir şiiri tekrar okuyalım:

"Ölüyorum tanrım / Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum tanrım
Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir
Üstü kalsın..."

Bu noktada bir diğer ikinci yenici olan Ülkü Tamer'in Cemal Süreya için yazdığı -adeta bir tablo gibi olan- şiirini de yazmak isterim. Bu şiiri yazmadan önce, Ülkü Tamer'e ilişkin çocukluğumda edindiğim bir izlenimi paylaşayım. Çocukken bir şekilde Ülkü Tamer'in "Alleben Öyküleri" kitabı geçmişti elime (Ben o zamanlar kendisini adından dolayı olsa gerek bayan sanıyordum). Alleben'de yaşayan sıradan insanları anlatan birkaç öykü vardı kitapta. O sıralarda eserin ne kadar iyi olduğunu anlamamış olacağım ki hikayeler pek aklımda kalmamış (tekrar mı okusam?) ancak kitabın kapağını bir türlü unutamıyorum: Genç mi yaşlı mı olduğu anlaşılamayan bir hanımın yağlı boya portresi, saçları gri ama sanki bir genç kız gibi örülmüş, karanlık ama içinde yıldızlar parlayan devasa gözler (var gibi yok gibi sanki sonsuz galaksi gibi)...O kadar uzun zaman geçti ki neler hissettiğimi anımsayamasam da, bu gözleri bir türlü unutamadım. Kimdi acaba o ince yüzlü, iri gözlü, hüzünlü bakışlı narin kız? (Aşık olmuş olabilir miyim :) ? ) Konuyu dağıtmadan, Ülkü Tamer'in şiiri:

Tanrı
Bin birinci gece şariri yarattı,
Bin ikinci gece Cemal'i

Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı.

3 Ocak 2014 Cuma

Ölümüne Sadakat - Nick Hornby

Bu kitaba tamamen tesadüfi bir şekilde başladım diyebilirim. Okumayı öğrendiğim yıl (ki bu 1995 yılı) ilk olarak yayınlanmış bir kitap peşindeydim. Kitaptaki bilgi bombardımanından ara ara sıkılsam da (müzikler, plaklar, kasetler, ses sanatçıları vb) yazarın iyi bir gözlem yapmış olduğunu düşünüyorum (zaten erkekleri anlatan bir erkek yazar) :). Kitabın adına ilişkin eleştirimi daha sonra yapacağım ama şu anda biraz hikayesinden bahsetsem iyi olacak. Kahramanımız Rob işleri bir türlü rast gitmeyen bir plak dükkanı sahibi ve insanları müzik zevklerine göre sınıflandıran biri (Şöyle ki, ben nasıl kkitap okumayan bir insana elimde olmadan anlaşamam gözüyle bakıyorsam, Rob da kendi sevdiği müziklerden hoşlanmayan veya hiçbir şekilde müzik dinlemeyen insanların hiçbir şeyi hak etmeyen insanlar olduğuna inanıyor - biraz uç bir örnek). Rob'un hem sosyal hem de aşk hayatı berbattır. Son sevgilisi Laura da kendisini terk ettiğinde bir durup düşünme ihtiyacı hisseder. Birkaç ay psikopat gibi sevgilisini takip etse de, aslında hataları çok daha geçmişinde yaptığını fark edip kendisine en çok acı çektiren eski sevgililerini arayıp nerede hata yaptığını tespit etmeye karar verir: "Laura, beni gerçekten darmaduman etmek için benimle çok önceden beraber olman gerekirdi." Tabi bu arada kendisini terk eden Laura hayatında yaşanan ani değişikliklerin de etkisiyle yaptıklarını tekrar gözden geçirmeye karar verir: "Canım sevişmek istiyor. Üzüntü ve suçluluk duygusu dışında bir şeyler hissetmek istiyorum. Ya bunu yaparız ya da eve gidip elimi ateşe sokarım. Tabi eğer kolumda sigara söndürmek istemiyorsan?" Tehlikeli, is not it?

Ayrılık sonrası erkekler ne hisseder? Ya da daha doğrusu terk edilme diyelim. Kitabın yazarı bu konuda yeterince açık olduysa, biraz saçma davranıyorlar, evet! Bir kadın nasıl olurdu? O daha da saçmalardı, o kesin."Reddedilmeye dair en kötü şey nedir biliyor musunuz? Kontrolünüzün elinizde olmayışı."

Rob neler yapıyor? Laura'yı düşünürken başka bir şarkıcı hatun Marie LaSalle'ye aşık oluyor: "Böyle şeyler olur. Her türden adamın başına gelir. Ya da özellikle benim başıma gelir. Bazen." Peki, sürekli bir kendini karamsarlığa bırakma sevdası nereden kaynaklanıyor? Laura'nın hayatına giren erkeğin cinsel olarak kendisinden daha iyi olup olmadığını merak etmek nasıl bir marazi merak duygusudur? "Ama seks farklı; halefinizin yatakta sizden daha iyi olduğunu bilmek dayanılmaz bir şey, nedendir bilmem." Çünkü her şeyde sen en iyisisin ondan. Bu nasıl bir tatmin duygusudur? Yazılanlar (her ne kadar) Rob'un kendini anlatması şeklinde olsa da, ben bu adamın tam bir baş belası (en hafif ifade buydu) olduğuna kanaat getirdim. Kitabın ismine yapacağım eleştiriye gelince, karakterimiz hiç de öyle sadık bir adam değil, kaldı ki kitabın adıyla bir alakası bile yok. Kitabın orijinal adının "High Fidelity" olması dolayısıyla, ben tercüme hatasından kaynaklanan bir durum olduğunu düşünüyorum (belki de bu adın daha çok dikkat çekeceğini düşünmüşlerdir, kim bilir?). Ancak High Fidelity, yüksek duyarlılıklı veya sesi gerçeğine çok yakın ve doğal bir şekilde veren hoparlör veya müzik setleri için kullanılan bir terim. Rob da müzisyen olduğu için ve kitabın bir itiraflardan oluşması itibariyle "Yüksek Doğruluk/Duyarlılık" daha mı iyi olurdu acaba?

"Bu şarkıların bazılarını ........ yaşından beri ortalama haftada bir kez dinledim (İlk ayda üç yüz kez, sonraları aklıma geldikçe). Bunun içinizde bir yerde yaralar açmaması mümkün mü? Sizi ilk aşkınız hüsranla sonuçlandığında paramparça olmaya yatkın birine dönüştürmemesi mümkün mü? Hangisi önce başladı, müzik mi, ıstırap mı? Istırap çektiğim için mi müzik dinliyordum? Yoksa müzik dinlediğim için mi ıstırap çekiyordum? Tüm bu şarkılar insanı melankolik mi yapıyor?" 

25 Aralık 2013 Çarşamba

Fikrimin İnce Gülü - Adalet Ağaoğlu

Üniversite (neredeyse tek Türkçe dersimiz olan) Türkçe derslerinde konusu birbiriyle alakalı üç kitap seçilirdi ve o kitaplardan birisi sunum, birisi yazı ödevi ve diğeri de final sınavında sorulmak üzere belirlenirdi. Benim okuduğum serinin kitapları bana pek alakalı gelmese de, oda arkadaşım "Fikrimin İnce Gülü", "Buzdan Kılıçlar" ve "Araba Sevdası"nı okumuştu. O dönem aklıma takıldı bu kitap. Şimdi Kış Okuma Şenliği kapsamında Türk Edebiyatında klasik kabul edilen bir kitap kategorisine tercihim bu oldu. Klasik kabul edilen ve çok akıcı bir Türkçeyle yazılmış (Yaşar Kemal'i tenzih ederim) nadir kitaplardan birisi budur herhalde. Hepinizin bildiği gibi, bu kitapta İncegül Bayram'ın Almanya'dan aldığı bal renkli mercedesiyle (Balkız) sınır kapısından geçip köyüne giderken hissettikleri anımsamalar şeklinde (flashbacks) anlatılmaktadır. Sarı Mercedes filmi (1987 - İlyas Salman) bu kitaptan ilham alınarak çekilmiştir. Filmi yıllar önce izlediğim için detaylarını anımsayamasam da, filmin kitapta anlatılanlardan biraz daha farklı bir senaryo izlediğini duymuştum. Kitaptaki karakter, Bayram, neredeyse kimsesiz, sefil bir çocukluk geçirmiştir ve artık itibar görmek istemektedir. Ancak kendisini sosyal olarak tam geliştirememiş materyalist beyni  Bayram'ı bu itibarı Almanya'da kazandığı biraz para ve sarı mercedesiyle elde edebileceğine inandırır. Hatta bu uğurda sevdiceğini yüzüstü bırakır, arkadaşına ihanet eder (İbrahim'e çürük raporu alıp kendisi onun yerine gidebilir mi, olur mu, yok olmaz kanı bozuk değildir İncegül Bayram'ın, ama....). Büyük bir aşkla bağlı olduğu mercedesiyle memleketine dönerken yol boyu köyünde bey gibi karşılanacağını, amcasının onunla gurur duyacağını, sevdiği kızın onu merakla beklediğini düşünmektedir Bayram ancak hem yolda başına gelenler hem de köye varınca yaşadıkları güzel bir hayat dersi olur ona.

Kitap 1976 yılında yazılmış ve Adalet Ağaoğlu'nun ikinci romanı. Aslında ben en çok ilk romanı olan "Ölmeye Yatmak" kitabını merak ediyorum (aldım da kitabı) ancak üçleme olduğu için bu aralar başlamak niyetinde değilim :). Bu arada, kitabın arkasında benim anlatmak isteyip anlatamadığım bir açıklama var: Fikrimin İnce Gülü, Adalet Ağaoğlu'nun hem almanya ve öteki olmak gerçeğine, hem de sistemin insanı neye çevirebildiği üzerine öncü ve farklı bakışıyla öne çıkan ikinci romanı. Almanya'da çalışan Bayram'ın sarı Mercedesiyle Kapıkule'den köyüne giderken yaşadıklarıyla, bellekteki bir yolculuğa da dönüşen roman; pek çok yabancılaşma ve içe "yolculuk" yaratısından önce kaleme alınmış, otuz yıldır tazeliğini yitirmeyen yazınsal bir uyarı...

"Fikrimin ince gülü / Kalbimin şen bülbülü / O gün ki gördüm seni / Yaktın ah yaktın beni /

Ellerin ellerimde / Gözlerin gözlerimde / O gün ki gördüm seni / Yaktın ah yaktın beni /

Ateşli dudakların / Gamzeli yanakların / O gün ki gördüm seni / Yaktın ah yaktın beni. "

19 Aralık 2013 Perşembe

Alaycı Kuş - Suzanne Collins

-----Spoiler Alert-----
 
Kış okuma şenliği kapsamındaki kategorilerden biri olan "Bir Üçleme" kategorisini bu kitapla tamamlamış oldum. Anımsarsanız, ikinci kitap için bir misyonu tamamlayamadığından ve merakla üçüncü kitaba devam ettiğimden bahsetmiştim (Bu konuda Kirkus reviews abartılı bir yorum yapmış: "En heyecanlı yerinde kesilen mükemmel kitap okurları üçüncü cilt için feryat ederken bırakacak."). İkinci kitapta yarım bırakılan hikaye Katniss'in kendini yok olduğunu düşündüğü 13. Mıntıka'da bulmasıyla başlıyor (Çeyrek Asır Oyunlarından bir şekilde çıkan Katniss oyun arkadaşlarından bazılarını geride bırakmıştır). Capitol, mıntıkalarda başlayan isyanlara gözdağı vermek için 12. Mıntıkayı bombalarla yok etmiştir ve kaçmayı başarabilen bir grup insan (sekiz yüz kişi olduğundan bahsedilir) 13. mıntıkaya sığınmıştır (Katniss'in ailesi de kurtulmuştur). Burada Katniss'den beklenen bir görev vardır: Alaycı Kuş olarak isyanın yüzü olması ve mıntıkaları birleştirmesi. Ancak Çeyrek Asır Oyunlarında Capitol tarafından esir alınan Peeta'nın durumu ve son zamanlarda yaşadığı ani değişimler sonucu Katbiss'in kendini toparlayarak bu fikre uyum sağlaması oldukça zaman alır. Alaycı Kuş olmaya karar verdikten sonrası çok daha zor olur tabi: Saldırı altındaki mıntıkalara giderek halka moral vermeye çalışmaları, Peeta'nın beyni yıkanmış şekilde Capitol'den kurtarılşması, Capitol'e yapılan Başkan Snow'u öldürme operasyonları... Her ne kadar çoğunluk tarafından destek görse de, bu isyanın ateşi pek çok kişinin canını yakacaktır belki de? Danton'un bu konuda güzel bir sözü vardır: "İhtilal Satürn gibidir, önce kendi evlatlarını yer."
 
Bu serinin en az sevdiğim kitabı bu oldu. Sonunu merak etmeme rağmen, ilk kitabın tadını bu kitapta da alamadım. Ancak, Publishers Weekly'nin yorumu bu kitap için yaşadığım heyecanın sebebidir: "Edward'ı ya da Jacob'u unutun... okurlar taraf tutacak: Peeta mı yoksa Gale mı?" Ben de bunu kitap sonuna kadar merak etmedim değil :). Tam hayal kırıklığına uğramıştım ki, umut ettiğim gibi bitti!

"Adım; Katniss Everdeen, 17 yaşındayım. Evim 12. mıntıkada. Ama artık 12. mıntıka yok. Ben Alaycı Kuş'um... Başkan Snow benden nefret ediyor.... Şimdi de ben onu öldüreceğim ve sonra Açlık Oyunları sona erecek"


16 Aralık 2013 Pazartesi

Ateşi Yakalamak - Suzanne Collins

-----Spoiler Alert-----
 
Neyse uyarımı baştan yapayım da sonra sorun yaşanmasın. "Ateşi Yakalamak" serinin ikinci kitabı olduğundan, olay akışını "spolier" yapmadan nasıl anlatacağımı bilemedim. O nedenle, kitabı okumamış & okumak isteyen kişilerin okuma zevki için bu uyarıyı ciddiye almalarını tavsiye ederim.
 
Panem'de bu kez neler yaşandı acaba? Malumunuz birinci kitapta yaşanan Açlık Oyunlarını kazanan 12. Mıntıka haraçları evlerine döndükten sonra, her yıl oyunları kazanan haraçların yaptığı gibi Zafer turu için hazırlanmaya başlarlar. Ancak Katniss mıntıkaya döndükten sonra büyük bir ikilem içindedir (Birinci kitabı okuyanlar veya filmi izleyenler bu ikilemin sebebini kolayca tahmin edebilirler). Bu Zafer Turu 11. mıntıkadan başlayarak Capitol'e doğru uzanan bir gezi olacaktır. Bu tur sırasında Katniss ve oyundaki partneri Peeta mıntıkalarda yaşanan bazı isyanlara şahit olurlar (zaten barut gibi bekleyen halkı ateşleyen kıvılcım 74. Açlık Oyunları sırasında Katniss'in Capitol'e başkaldırısı olarak değerlendirilmektedir). Bu durum hem Katniss'i hem Peeta'yı hem de ailelerini tehdit eden bir durum haline gelir ve Capitol'ün istediği gibi davranmak zorunda kalırlar.

Daha önceki yazımda bahsetmiştim, 75. yıl oyunlarına (Her 25 yılda bir oyunlara ilk yazıldığı yıl öngörülmüş bir değişiklik yapılıyor ve Çeyrek Asır Oyunları olarak adlandırılıyor) kimlerin katılacağını merak etmekteydim. Tahmin ettiğim gibi, kötü talih peşlerini bırakmadı ve Katniss ile Peeta yine kendilerini arenada buldular ve bu kez önceki yılların galipleri ile beraber: "Yetmiş beşinci yıl dönümünde, asilere içlerinden en güçlü olanların bile Capitol'ü alt edemeyeceklerini hatırlatmak için, erkek ve dişi haraçlar, mevcut galipler havuzundan seçilecek!" Ortada olağandışı bir şey olduğu kesin, ama ne? Kaldı ki, ikinci kitap bir misyonu bile tamamlayamadı, bu nedenle mecburen üçüncü kitabı okumaya devam ediyoruz :).

"Düşman. Düşman. Bu kelime beni yakın zamanda yaşanmış bir olaya döndürdü. Yakın bir hatırayı şimdiki zamana çekti. Haymitch'in yüzündeki ifade. "Katniss arenaya çıktığın zaman..." diye başlıyordu. Yüzü asık ve endişeliydi. "Ne oldu?" dile getirilmemiş bir suçlama karşısında sesimin sertleştiğini duyuyordum. "Düşmanının kim olduğunu aklından çıkarma" dedi Haymitch. "Hepsi bu.""