Powered By Blogger

29 Kasım 2013 Cuma

Kristal Kılıç - Eren Demir

Kitaptan bahsetmeden önce yazarından bahsetmek isterim. Sizin de fark ettiğiniz üzere, fantastik bir kitabın yazarı bu kez yabancı değil :). Üstelik yazarımız (Eren Demir) 1998 doğumluymuş ve şu an okuduğum bu kitabı henüz 12 yaşındayken yazmış (Uzun zamandır "Başka Psikiyatri ve Düşünce Dergisi"nda yazıları yayınlanmaktaymış). Bu bilgilere yazarın hayatını merak edip araştırınca ulaştım ki bu kadar genç bir yaşta böyle güzel ilgi alanlarının olmasını da takdir ettim. Kitaba gelince, henüz ilk romanı olması (170 sayfa civarında) nedeniyle büyük bir beklentiyle okumamak gerek. Sanki bir FRP oyunu gibi ilerliyor hikaye. Birkaç karakter aşağıdaki harita (kitabın ilk sayfasında yer alıyor) üzerinde bulunan orman, vadi, çöl, yer altı dehlizi vb. yerlerden ilerleyip, Kristal'e ulaşıp onu yok etmeyi misyon edinmişler. Ben olay akışından pembe kalemle çizdiğim gibi bir rota izlendiğini tahmin ediyorum. Karakterler cüce savaşçı Galor, eski bir intikamcı Vedi, daha sonra yolda karşılaştıkları yeni intikamcı Letaf, birkaç insan büyücü ve yolda savaşarak ilerledikleri orklar, goblinler, glavlar ve karşılaştıkları birkaç farklı türden ibaret. Hikayenin içinde biraz ilerleyince Vedi ve Letaf arasında eskiden var olan bir bağ ortaya çıkıyor ve intikam silahı "Retan"ın (Kristal Kılıç) Letaf'ı ele geçirmesine şahit oluyoruz. Eninde sonunda misyon tamamlanıyor elbette. Bu şekliyle hikaye bana basit mantıkla hazırlanmış bir FRP oyunu gibi geldi, ancak bu eleştirilerim kitabı ister istemez diğer fantastik kitaplarla karşılaştırmamdan kaynaklanıyor. Her şeyden bağımsız olarak bakınca sevebileceğimiz yönler de görebiliriz.

"Bu silah kullanıcısından güç alıyordu, fakat kullanıcısının fiziksel ve ruhsal enerjisi yerine, duygularından yararlanıyordu. Kullanıcının intikam ihtiyacı ve hırs gibi duygularını silaha inanılmaz bir keskinlik kazandıran bir sise çeviriyordu. Duyguların keskinliği enerjiden çok daha fazla olurdu."
 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Kış Okuma Şenliği Okuma Listesi

Kış Okuma Şenliği şeklinde bir organizasyonu tesadüfen fark ettim. birkaç kitap blogu gezerken bir okuma listesi gördüm. Kategorilere ayrılmış okuma listesi bana biraz ilginç geldi. Daha sonra gfark ettim ki, bu bir şenlik içinmiş meğer! Ben de kendi okuma listemi oluşturdum. Umarım, hepsini okuyabileceğim. 3 Mart 2014'e kadar sürem var, görelim bakalım neler olacak! Vaktiniz varsa siz de katılın derim, yarışabiliriz :)
 
 
 
 
 OKUMA LİSTEM:
 
1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap: Agatha Christie: Sonunda Ölüm Geldi

2. Kategori (10 puan): Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap: Henüz bir Sahafa uğrayamadığım için yazmadım. Aklımdaki kitabı bulup bulamayacağımdan emin değilim.

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap: William Golding: Sineklerin Tanrısı

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap: İvan Gonçarov: Oblomov

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabı: Gabriel Garcia Marquez: Yüzyıllık Yalnızlık

6. Kategori (15 puan): Türk Edebiyatında klasik kabul edilen bir kitap: Adalet Ağaoğlu: Fikrimin İnce Gülü

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap: Aslında Japon Edebiyatı seçecektim ancak sayfa sayısına takıldım :). Mısır Edebiyatı seçiyorum, onu da hayli zamandır istiyordu. Necib Mahfuz'un Midak Sokağı'nı okuyacağım.

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitap: J.R.R. Tolkien: Hobbit

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap: Kristin Hannah: Kış Bahçesi

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap: Aldous Huxley: Cesur Yeni Dünya

11. Kategori (25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış olan bir kitap: Falih Rıfkı Atay: Çankaya

12. Kategori (25 puan): yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabı: Elif Şafak: Pinhan (ilk romanı)

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi: Justine Picardie: Coco Chanel - Efsanesi ve Hayatı

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap: Bu demek oluyor ki, 1995 yılında ilk kez yayınlanan bir kitap bulmam gerek :). "Nick Hornby: Ölümüne Sadakat" ilk 1995 yılında yayınlanmış, sanırım bunu okuyacağım.

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap: En kolay kategori bu oldu. Zira ne zamandır Suzanne Collins'in "Açlık Oyunları Serisi"ni okumak istiyordum.

Daha fazla bilgi için:

http://pinucciasbooks.blogspot.com/2013/11/okuma-senligi-kis-2013.html

22 Kasım 2013 Cuma

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit

Son umut olarak aldığım bu kitabın amacına ulaşmadığını belirtmeliyim. Son umut diyorum, zira Ahmet Ümit'in son zamanlarda çıkardığı kitaplardan pek hoşnut kalmadım. İlk olarak "Beyoğlu Rapsodisi"ni okumuştum ve açıkçası hala beni o kadar şaşırtan ve memnun eden bir kitabını daha göremedim. Beyoğlu Rapsodisi'nde zekice bir kurgu vardı, özellikle bu son kitabı çalakalem yazılmış gibi geldi bana. "İstanbul Hatırası" fena değildi ancak "Sultanı Öldürmek" kitabını okurken buhranlar geçirdiğimi anımsıyorum :). Bu son kitabı, "Sultanı Öldürmek"ten farklı olarak, sıkıcı değil, merak uyandıran olaylar var sonuçta. Ancak, ben bu kitapta zekice bir kurgu görmedim. Benim polisiye kitaptan anladığım zekice kurulmuş bir olay örgüsü ve polisiye seven okurların katili kitap bitmeden tahmin etmeye çalışması. Ahmet Ümit'in bana hep sürprizlerle gelmesi zekamı kullanmamı engeliyor :). Bu hikayede, mafyaya yakınlığıyla bilinen genç ve yakışıklı bir adam Tarlabaşı'nda yılbaşı gecesi öldürülüyor. Olayı araştırdıkça, kumar mafyaları, "baba" adını verdiğimiz şu malum kişiler arasındaki hesaplaşma, rant ve hatun meseleleri çıkıyor ortaya. Ve yine beni hayal kırıklığına uğratan bir son ile hikaye sona eriyor. Ancak yine Başkomiser Nevzat'ın geçmişiyle hesaplaşması ve yine Evgenia var ve ara ara Gezi olaylarına atıf yapılıyor. Boş vaktiniz varsa, okumayı bir deneyebilirsiniz.

"'Kadınlar' diyor bir ses zihninin derinliklerinden, 'Kadınlar, onlarla oynayamazsın... Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun."

"Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder."

"Azraile koz vermek istemiyorsan, sevdiklerinin sayısını az tutacaksın bu dünyada."

Ahmet Ümit'in diğer bir eserine ilişkin olarak yaptığım yorum aşağıdaki linktedir:
http://mahrem-i-esrar.blogspot.com/2012/12/sultan-oldurmek-ahmet-umit.html

18 Kasım 2013 Pazartesi

Veronika Decides To Die - Paulo Coelho

"The best often die by their own hand / just to get away / and those left behind / can never quite understand / why anybody / would ever want to / get away from them." Charles Bukowski opposes the traditional statement of suicide that is intentional killing of one's self. However, he emphasizes that remaining people never understand why that person wants to end his life, as they do with Veronika. Veronika has anything she could wish for; young and pretty, with plenty of attractive boyfriends, a steady job, and a loving family (lives in Slovenia). So, what kind of person decides to die if she has a good life? Nevertheless, Veronika is not happy and she achieved to take a sleeping pill box which is very powerful narcotic drug. One winter morning, Veronika takes an overdose of sleeping pills but she becomes awaken later in a Vilette asylum. There, she is told that her heart is now irreparably damaged and she has only a few days to live. Veronika is waiting for an end in Vilette asylum and there, some people who she does not know before play vital roles in Veronika's short stay in the mental institution. One of them is Zedka (a Serbian woman - suffers from an impossible love), Eduard (schizophrenia) and also Dr. Igor. Readers can ask how come Dr. Igor is important to her life? Well, Dr. Igor is the one who tells her the only sentence that she could not decide whether she wants to hear or not: "Your heart was irreversibly damaged and soon it will stop beating altogether."

According to Veronika, one of the two reasons of choosing death instead of life is the strong belief of her commonsense that the life would be always same, everyhing would be worse by time, friends would die one by one, for other words, making life longer would bring her nothing but pain. The second reason is the consideration of anything is wrong in the world and she does not have power to correct them. We all ask ourselves these questions at least once in our lives, why we continue living if the life has nothing to give us? This question has two answers: either we are coward to kill ourselves or we are brave enough to carry the life with all negativity. Veronika experiences and considers about her second chance but the rest who do not understand that every second of existence is a choice they all make between living and dying must have still asked that "Is life ALWAYS WORTH living?"

"Veronika Decides to Die" is a novel to show people who do not come face to face with death and do not question the life how they squander the chance which is given them only once (or twice). Have we ever thought that we have a long list which we still didn't do and probably we won't until the death? Veronika makes us to think about that: "...I need to visit Ljubljana castle. It's always been there and I have never has the curiosity to go and see it close to.... I want to go out without a jacket and walk in the snow, I want to find out what extreme cold feels like...I want to feel the rain on my face, to smile at any man I feel attracted to, to accept all the coffees men might buy for me... I want to give myself to one man, to the city, to the life and, finally, to death".

11 Kasım 2013 Pazartesi

Ve Dağlar Yankılandı - Khaled Hosseini

Khaled Hosseini'nin "Bin Muhteşem Güneş" ve "Uçurtma Avcısı" kitaplarını çok beğenmiştim. Bu kitabı da beğendim elbette ama ilk iki kitap kadar beni etkilemedi nedense. Sevgili Khaled Hosseini beklentilerimizi biraz yükseltmiş anlaşılan. Afganistan'ın kadınlarına adanmış Bin Muhteşem Güneş (ki adını İran'lı bir şairin, Saib-i Tebrizi'nin şiirinden almaktadır: Bu kentin ne çatılarını aydınlatan ayları sayabilirsin, ne de duvarların gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi) ve Afganistan'ın çocuklarına adanmış Uçurtma Avcısı'nın ardında bu kitap anlatım olarak biraz daha yavan geldi bana. Kitapta hikaye, Şadbağ adındaki başkent Kabil'e yakın sayılan bir mesafede bulunan bir köyde doğuyor ve kitabın arkasındaki tanıtımda yer aldığı gibi, Paris'e ve San Francisco'ya doğru savruluyor. Şadbağ'da yaşayan iki köylü çocuğunun (Abdullah ve Peri) kendi hallerindeki sefil ama mutlu yaşamları Peri'nin bakımsızlık sebebiyle Kabil'de yaşayan bir aileye evlatlık verilmesiyle son bulur. Bu andan sonra on yaşındaki Abdullah'ın hayattaki tüm amacı kardeşi Peri'yi bulup geri almaktır. Ancak üç yaşındaki Peri, yıllar geçtikçe yeni hayatına yavaş yavaş alışmaktadır. Kitap, Abdullah ve Peri'nin hayatına bir şekilde etki eden insanların hayatlarına da değiniyor. Tabi bu sebeple Abdullah ve Peri'nin başlarına gelenlere de kısaca değinmekle yetiniyor. Baş karakterlerin hayatlarını tüm detaylarıyla anlatan ilk iki kitaptan sonra bu tarzı biraz yadırgamadım değil. Yine de yazarın hakkını vermek lazım, kötü bir kitap değil, ben özellikle sonunu beğendim her ne kadar pek çok soruma yanıt alamamış ve merak etmiş olsam da :).

"...İyi şeylerin hiçbiri bedava değildi. Sevgi bile. Her şeyin bedelini ödüyordun. Ve eğer yoksulsan, elindeki tek nakit, kahır çekmekti."

"....Kendi canına kıydığını öğrenmek beni o kadar da şaşırtmamıştı. Bazı insanların mutsuzluğu, diğerlerinin aşkı hissettiği gibi hissettiğini biliyorum artık: mahrem, yoğun ve karşılık beklemeksizin."

1 Kasım 2013 Cuma

Yetmiş Yaşım Merhaba - Aziz Nesin

Aziz Nesin'in "Şimdiki Çocuklar Harika" kitabından sonra başka bir eserini okumaya fırsatım olmamıştı. Aslında, okuyacaklar listem çok uzun olduğu için yine fırsatım olmayabilirdi ancak bu kitabı bir tavsiye üzerine öne aldım :). Kitaptaki öykülerde Aziz Nesin'in diğer hikayeleri gibi mizahi bir anlatım yerine duygusal ve hüzünlü bir uslüp kullanılmış. Hikayelerin büyük çoğunluğu 1984 yılında (Aziz Nesin yetmiş yaşında iken) yazılmış ve kitap ilk olarak 1984 yılında yayınlanmış. Zaten bazı anlatımlardan yazarın hikaye ortaya çıkarmaktan daha ziyade kendini anlattığı söylenebilir (en azından ben böyle hissettim). Hikayelerin büyük çoğunluğunda aynı konu var: yetmiş yaş civarında - genelde olduğundan genç görünen- - bir adam ve onun hayatına bir şekilde giren genç kadın ve dünyanın değişik yerlerinde yaşanan aşk serüvenleri. Bu kitabı genç bir yaşta okumanın bazı avantajları oldu tabi ki: mesela hayatta bazı şeylerin kıymetini anladım, baktığım şeylerin tadını çıkarmayı öğrendim ve henüz vakit varken zevk almayı. Yine de, yeterince empati kuramamış ve anlatılan bazı hikayeleri anlayamamış olabilirim. Daha farklı açılardan bakabilmek için bu kitap da "Benim Hüzünlü Orospularım" veya "Simyacı" gibi 20-30 yıl sonra tekrar okunmalıdır belki de.

Kitapta en çok "Tülsü'yü Sevmek" ve "Kan Yüzüğü" hikayesini beğendim. Diğer hikayelerde de altını çizdiğim ve beğendiğim anlatımlar vardı ancak kitaba hakim olan melankolik hava beni biraz etkiledi.

"Kızın bu denli güzel olabileceğini düşünmemişti. Güzel ama, güzellikten başka bişeydi bu; hani yıldız barışması denilen, kan kaynaması denilen, iki insan arasındaki o tam bilinemeyen bağ...Birbirinin çekiciliğine kapılan böyle insanlar hep güler, gülümserler; herşeyde gülünecek biyan bulur ya da gülünecek yanı bulunan şeylerden konuşurlar."

Kan Yüzüğü

 "Hiçbir yerde yerleşip kalmak istemeyen şair, 'burası dünyanın en güzel kenti, burada kalacağız' dedi. Orası neden dünyanın en güzel kentiydi anladınız mı? Çünkü dünyanın en güzel kızı o kentteydi."

Masal Kız

"Yabancısı olduğum dünyanın bu sayılı kalabalık kentinde bir haftadan beri ilk o gece bibaşıma kalmıştım. Yabancı bir kentte insanın yalnızlığı daha bir katmerleniyor. Yalnızlıktan, içinde bulunduğum hava sanki yoğunlaşıp ağdalandı ve ben bu ağda içinde zorlukla kımıldıyordum."

Tülsü'yü Sevmek

27 Ekim 2013 Pazar

Story - Cahit Külebi

"Story" (aka Song) is one of my favourite poems in Turkish Literature. I would like to share English version of Story for you (translated by Bernard Lewis). Actually, I made a diligent search about Bernard Lewis but i still don't know who he is (there is some information but i have not confirmed yet). Before shraing the poem, it is better to take a look his explanations about this translation: "We all know that translating poems is virtually impossible and that any translation is just one of the many. This poem in particular melts the description of landscape and of some agricultural activities with delicate sensuality (the woman is 'clear and beautiful' like landscape and can scatter her hair in all directions recalling the action of winnowing corn, she is as fresh as the shadow of walnut trees). On the other hand tghe poet describes himself as a man damaged by violence (the bandits, sadness, solitude, the strong northern winds). These contrasting descriptions find rest and meet in sharing stories, in sharing the past and sad remembrances. But at the same time they bring joy and physical communication and contact.
 
I need to keep in short since I want you meet the poem in a short time. (You can criticize the translation - you would be right- but don't forget, the hardest thing in literature is translating the poems). You all know Turkish, you can complete the meaning by reading the original version.
 
Your lips are red / Your hands are white / Take my hands, child / Hold them a while
 
In the village where I was born / There were no walnut trees / That's why I yearn for coolness / Fondle me a while
 
In the village where I was born / There were no cornfields / So scatter your hair child / Flaunt it a while
 
In the village where I was born / The north winds blew / That's why my lips are cracked / Kiss them a while
 
In the village where I was born / Bandits struck by night / That's why I hate to be alone / Speak with me a while
 
In the village where I was born / Men did not know how to laugh / That's why I am still so unhappy / Make me laugh a while
 
You are light and beauty, like my country / The village where I was born was beautiful, too / Now tell me of the place where you were born / Tell me a while

17 Ekim 2013 Perşembe

Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan

 Dünyada ne kadar ilginç isimler duyabilirsiniz? Zebercet bunların içinde midir? Yusuf Atılgan nereden buldu bu ismi diye düşünmeden edemiyorsunuz.  Aslında kitapta buna mantıklı bir açıklama var, okuyup öğrenebilirsiniz :) (Zebercet parlak sarı-yeşil renkteki değerli bir taş). Ancak, taşın kendisi gibi değerli ve parlak yaşamı olmuyor kahramanımız Zebercet'in. Zaten kitap tek karakter üzerine kurulduğu (ve kendisinin gözünden anlatıldığı) için, kahramanımızın grilikler içine sıkışmış mutsuz hayatı sizi de etkiliyor haliyle. Zebercet kendisine babadan kalan Anayurt Otelinin katibi ve bütün gününü burada bir resepsiyonda oturarak geçiriyor ve dış dünya ile ilişkisi yok denecek kadar az. Yalnızca uzak bir köyden gelen ve otelin temizlik vb. işleriyle ilgilenen bir kadıncağız var. Zebercet'in bu monoton hayatı, bir gün gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının otelde bir gün kalıp gitmesiyle biraz değişir. Kadından çok etkilenen Zebercet, günlerce kendisini bekler, hayatında biraz hareketlenme olur. Otele giren çıkan insanları farklı duygularla gözlemlemeye başlar mesela: "Dün gece 'nasıl seninim' demişti kadın. Yeryüzünde erkeğiyle böyle konuşan başka kadınlar da vardı elbet." Zebercet'in bu umutlu bekleyişi (yalnız ve yanında seveceği birini isteyen bir adam) ara ara muhabbetle baktığı kadının unuttuğu sarı-kırmızı-siyah çizgili havluyu almaya gelen iki genç ile sona erer. Artık eskisinden daha saçma davranışlar sergilemeye başlayan Zebercet, yavaş yavaş makul düşünme yetisini de kaybetmeye başlar.

Kitabın arkasında Zebercet, "Ne ölü, ne sağ" bir yaşamın kahramanı olarak tanımlanmış. "Gözünü ilk açtığı ve yaşadığı Anayurt Oteli'yle aynı kaderi paylaşıyor: Birbirine benzeyen geçici ilişkilerle geçen günler, yalnız ve tek başına sürüklenen bir hayat." Kitap birkaç cümleyle ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Kitabın baştan sona çirkinlikleri anlatması ancak buna rağmen okunabilmesi de ayrı bir konu tabi. Anayurt Oteli 1986 yılında Ömer Kavur tarafından film olarak da çekilmiş. Henüz izlemedim, bir gün izlemeye arzum da olur mu bilmiyorum ancak bazı anketlerde en iyi 10 Türk filmi arasında kabul edilmiş, bilginize ;).

"- Film iyiydi değil mi abi?
- İyiydi, dedi gülümseyip.

Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak."

10 Ekim 2013 Perşembe

Pratik Hukukta Metot - Prof. Dr. Ernest HİRŞ

Bilenler bilir, Türk Hukuku bu adama çok şey borçludur! Prof. Dr. Ernest Hirş 1933 yılında Almanya'daki anti-semitist hareketler sonucu Tükiye'ye iltica etmiş ve İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültelerinde yıllarca (20 yıl) ders vererek başarılı hukukçular yetiştirmiştir. Türkiye'de ders verdiği dönemde pek çok kanunun kodifikasyonunda yardımı olmuş, özellikle kendi çalışma alanı olan Ticaret Hukuku, Fikri ve Sınai Haklar ve hukuk felsefesi gibi konularda Türk hukukuna değerli katkılarda bulunmuştur. 1944 yılında ilk baskısı yapılan "Pratik Hukukta Metot" kitabı, stajyer avukatlığım sırasında bir avukatın mutlaka okuması gereken kitap olarak bana önerildi ve ben de okudum (sizi şaşırtmadım) :). Kitapta değerli hocamız Hirş'in anılarının da bulunması ve akıcı üslubu kitabı sıkıcılıktan uzaklaştırıyor (okumak isteyenler korkmadın yani, bildiğiniz hukuk kitaplarından değil). Zaten Hirş'in ilk sözü hukukçu olmayanlara: "Hukuki bir uyuşmazlık karşısında kalınca, yapacağımız ilk iş, bir hukukçuya başvurarak fikrini sormak ve uyuşmazlığın çözümünü istemektir." Ama hemen arkasından "Hukukçu hemen cevap veremeyecektir." diyerek biz hukukçuları korumaya çalışmıştır :). Neden hemen cevap veremeyecektir hukukçu? "Çünkü hukukçunun cevap verebilmesi için uyuşmazlığın mahiyeti ve nedenini saptayabilmesi gerekir." diyerek ilk atacağımız adımı bize gösteriyor. Buradan çıkaracağımız ders:

- Hukukçunun değeri, bilgi derecesi ile değil, bilgisini uygulama yeteneğiyle ölçülür!

Peki, hukuki sorun nasıl çözümlenir? Bu konuya Hirş'in cevabı çözümlemenin iki yoldan geçtiği yönünde: Biri uyuşmazlığın esasını teşkil eden problemi keşfetmek; diğeri soruna inandırıcı ve mantıki bir cevap vermektir. Ama bir taraftan da akıl veriyor Hirş: "Olayı saptayın ancak kendinize mal edin!" Olay saptandıktan sonra, bir niteleme yapılarak (olaya uyan bir hukuk kuralının varlığını saptamak) bizi neticeye götürecek yolu bulmak. (Yazarın notu: Talep hakkını ve bu hakkın dayandığı esasları tahlil etmeden, nitelemeye girişmeyiniz!).

Peki, Qualis est actio (davanın türü) ? (İddianın dayanabileceği hukuki ilişki saptandı mı? Hirş burada, saptanılmasında zorlanılan hukuki ilişkinin sistemtiğe dökülmesi, yani şema yaparak ilerlenmesi tavsiyesinde bulunuyor.)

- Jura novit curia (Kanun mahkemece bilinir)
- Da mihi factum, dabo tibi jus (Olayı izah et ki, hükmü vereyim).

Yani, iddiade bulunan taraf, olayın maddi olgularını olduğu gibi anlatmalı, talep ve delillerini mahkemeye sunmalı ki, hakim kanaatini oluşturabilsin. "Milletin karakuşi hükümlerden bıktığını, en önemsiz kararın bile bilgi istediğini unutmayınız!" Burada hakime düşen görev, olayı aydınlatarak hükmünü vermektir (yani yasayı olaya uygulamak). Ama burada Hirş'e göre, uyuşmazlık tam olarak kısa ve öz şekilde açıklanmalı, bununla beraber, dış görünüşe önem verilmelidir (Hukukçu dediğin şekilci olur) :). Kitapta buradan sonra anlatılanlar özellikle dava avukatlarını ilgilendiren anlatılardır. Dava yapan meslektaşlarımın, kitabın 14. bölümünde sonrasını dikkatle okumasında fayda var. ancak bu bölümü bir cümleyle özetleyecek olursak şu çıkabilir ortaya: "Fortiter in re, suaviter in modo!" (Konuda güçlü, müdafaada nazik ol!).

Hirş kitabın içinde bir de komik bir anekdottan bahseder (Maximilian Weber'in Hazırcevap isimli kitabından alıntı):

"Ludwing Uhland'ı en çok kızdıran şey, bazı kimselerin özel hayatında hukuki meselelerle kendisini rahatsız etmeleri idi. Bir akşam bir toplantıda, varlıklı, fakat hasis diye ün yapmış bir bayan yanına sokularak, hukuki bir meselesini ballandıra ballandıra anlatır. Uhland'ın rahat bırakılmak istediğini fark eden bayan özür dileyen bir gülümseyişle şöyle der: "Sayın hukukçu, bir soru sormak her halde para ile olmaz, değil mi?" Uhland hemen şu cevabı verir: "Hayır, ama cevabı para ile."

7 Ekim 2013 Pazartesi

Mahkeme Kapısı - Sait Faik Abasıyanık

Mahkeme Kapısı'nda ünlü öykü yazarımız Sait Faik, Haber gazetesinde çalıştığı dönemde, gazetede yayınlanması için ceza mahkemesine giderek duruşmaları gözlemlemiş ve ilginç bulduğu olayları akıcı üslubuyla hikayeleştirmiş. 28 Nisan - 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında (bir ay gibi bir süre) her gün mahkemeye gitmiş ve 26 kısa öykü çıkmış ortaya. Önceleri her gün gazetede yayınlanan bu yazılar, 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından "Mahkeme Kapısı" adıyla kitaplaştırılmış. Şimdi ise Yapı Kredi Yayınlarından yeni baskılarını rahatça bulabilirsiniz. Kitabı okurken hiç sıkılmayacağınızı garanti ederim. Zira her bir hayatın tam içinden ve birkaç sayfadan uzun olmadığı için hemen başlayıp bitiyor. Bazı hikayelerin sonu yok :). Çünkü mahkeme kararın açıklanmasını bir sonraki duruşmaya bırakılmış. Bu beni hem meraklandırdı hem de hüzünlendirdi. Ama sonunu öğrenemediğim hikayelerden daha fazla hüzünledirecek şey vardı zaten kitapta (ceza mahkemesine düşen olaylar gibi). Kıyafet çalmak, ekmek çalmak, yumurta çalıp yemek, kaçak çay satmak gibi suçlardan yargılanan bir - iki ay hapis cezası alan genç insanlar, toplumun içinden garip insanlar... Aslında buradan 1942 yılında ülkenin durumunun pek vahim olduğunu anlayabiliriz. Arkadaşının ceketini çalıp satmak için bir mektep öğrencisinin ne durumda olması gerekir? Ya da sokak satıcısından fındık - fıstık alabilmek veya sinemaya gidebilmek bu kadar lüks müydü gerçekten?
 
"Hakim: Parayı ne yapacaktın?
Çocuk: Fındık, fıstık alırdım. Sinemaya giderdim.
 
Olur şey değil demeyin, bir çocuğun üstünü başını ancak anası babası düşünür, onun üstü başı ne olursa olsun, fındık fıstığa daha çok muhtaçtır. Çocukluk güzel şey! Çocukluk arzuların, hayallerin, ümitlerin, fantezilerin, olmaz güzelliklerin memleketinde yaşar... daha küçük çocukların hırsızlık yapması mümkün olsaydı, dokuz aylık yavrunun hakim huzurunda , "ne için çaldın" sualine şöyle bir cevap vermesi mümkündü: "Gökteki ayı satın alacaktım."
 
Ancak okurken gülümseyeceğiniz hikayeler de mevcut. Özellikle "Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri" beni aynı zamanda gülümsetti:
 
"Dört davacıdan ikisi asker, ikisi kadın.
 
Birinci asker: Efendim, çamaşırlarımı bahçeye asmıştım. Kurusunlar diye.
 
Hakim: Çamaşırların neydi?
 
Birinci asker: Gömlek ve şey efendim...
 
Hakim: Ne?
 
Asker: Şey
....
Hakim: Öyleyse ne olduğunu söyle de, yazılacak.
 
Asker: Don, efendim.
 
Hakim: Senin neni aldı?
 
İkinci asker (bir Şarki Anadolu lehçesiyle): Dun gumlek...
 
Hakim: Senin de mi don gömleğin?
 
İkinci asker: Hayır efendim....
 
Hakim: Neyini öyleyse?
 
İkinci asker: Dun gumlek efendim...
 
Hakim: Yani, senin donunla gömleğini mi?"
 
:) Herkese okumasını tavsiye ederim!

3 Ekim 2013 Perşembe

Ölüm Pornosu - Chuck Palahniuk

Kitabın adı dikkat çekiyor, hemfikirim sizinle. Geçtiğimiz yıl tercümanı göz altına alınınca bir şekilde medyatik kitap oluvermişti. O aralar ilgimi çektiği için kitabı aldım ancak okurken biraz sıkıldığım için bir kenara bıraktığımı fark ettim. Bu kitabı ilk okumaya başladığımda bu konu hakkında araştırmalar yapmıştım. Kitabın özgün adı olan "Snuff" kelimesi aslında İngilizcede içine çekmek demek ancak argoda gerçek şiddet ve ölüm sahneleri içeren filmlere verilen isim aynı zamanda. Nicholas Cage'in bu konuda bir filmi de var 8MM adı (Snuff Movie). Bu filmde de, yalnız ve ardında arayacak kimsesi olmayan kızların zorla oynatıldığı gerçek şiddet ve tecavüz sahneleri içeren (sonu ölümle biten) yer altı porno endüstrisinin (inanılmaz miktarda paraların döndüğü bir sektör - ki o porno DVD'si milyon dolar filan ediyordu)  peşinde olan bir polis anlatılıyordu. Böyle diyince heyecanlı bir film gibi görünse de bu sizi aldatmasın :). Her neyse kitaba geri dönersek, kitap da öyle. Dövüş Kulübü (Fight Club) kitabının hatrına yazarın bu son kitabını bitirdim. Dövüş Kulübü gibi müthiş beklentiler içine girmeyin arkadaşlar. Belki Dövüş Kulübü gibi başarılı bir kadro ve senaryoyla filmi çekilirse, bu hikaye de bize kendini sevdirebilir. Kitapta artık olgun yaşlarını yaşayan çok ünlü bir pornostarın -kendi sonunu kendi yazmak istedi belki de- 600 erkekle birlikte olduğu bir porno çekmek istemesi anlatılıyor. İstemekle kalmıyor tabi, uygulamaya koyuyor. Bu hikaye bazen starımızın flashbackleriyle beraber (Cassie Wright neden porno star oldu?) pornoda kendisiyle oynayacak olan erkeklerin bazılarının (bay 27, bay 8 bay 600 gibi numaralandırmışlar - bunlar erkek mi koyun mu?) gözünden anlatılıyor. Hepsinin de bu pornoda oynamak için kendilerince sebepleri var ve kitabın sonunda Cassie'nin aslında bunu neden yaptığını ve büyük sırrını öğreniyoruz. Sıkılmadan okuyabilirim derseniz tavsiye ederim, değişik bir şey...
 
Aslında Cassie'nin genç ve güzel asistanı Sheila'nın filmin sonunda adı sorulduğunda "Adım Zelda Zonk" demesi nedir? Kitabın ara satırlarında anlatılanları anlamadım galiba, tekrar mı okusam?
 
" - Elmasların çok değerli olduğunu söylüyorlar, mücevhercilerin çoğunun elinden geçmişler.
  - Ona bakarsan fahişeler de kıymetlidir?"

27 Eylül 2013 Cuma

Masal Masal İçinde - Ahmet Ümit

Polisiye kitaplarına alıştığımız Ahmet Ümit'den bir masal kitabı mı? Bu aralar hem kolay okunur kitaplar tercih etmek istemem hem de masala olan özel ilgim sebebiyle, yazmayı istediğim kitabı buldum: Masal Masal İçinde. Adından da anlaşılacağı üzere, kitapta bir yerden başlayan ancak içi içe örülmüş altı adet masal bulunmakta. Bu masalları Ahmet Ümit'in annesine yıllar yıllar önce bir masalcı anlatmış (o zamanlar çocuklara masal anlatan masalcılar varmış) ve Ahmet Ümit de annesinden dinlediği bu masalların "güzeliğindeki giz, çarpıcı kurguları ve içeriğindeki yoğun anlam" dan çok etkilenerek büyük bir keyifle yazıya dökmüş: "İnsanoğlunun kişiliğindeki temel özellikleri öylesine gerçekçi bir biçimde gözler önüne seriyordu ki, bu anlatım karşısında hayranlık duymamak olanaksızdı." Biz büyüklerin masallardan da bazı dersler alabileceğine inananlardanım. Ayrıca masal okumak bana çok keyifli gelir, yepyeni bir fantastik dünyaya girmişsiniz gibi. Kitap, övünmeyi pek seven iyi yürekli bir padişahın vezirinin uyarısıyla halkın içine karışmasıyla başlıyor ve padişahın karşılaştığı birbirinden ilginç anlatacak hikayeleri olan insanların anlatılarıyla devam ediyor (şapkacının anlattıkları, müezzinin anlattıkları, dem,ircinin anlattıkları, kuyumcunun anlattıkları ve köradamın anlattıkları). Herkesin kendi hikayesi merak uyandırıyor ve her hikayeden alınacak çok ders var. Bu aralar bu masal olayına taktım, hadi hayırlısı :) Masal severler, umarım yakında görüşeceğiz, iyi okumalar!

24 Eylül 2013 Salı

Yakın - Oruç Aruoba

Hala kendimi kitaplar konusunda toplayabilmiş değilim. Yine uzun süre bir şeye odaklanamıyorum. Ne oldu sıkıldım mı acaba? :) Bu nedenle yine bir şiir kitabı, yeni bir şiir kitabı. Şairlerin şiirlerini bir resim tablosu gibi incelemek hoşuma gidiyor. Okuduğum şiirlerinden yola çıkarak o şairi bir ressamla özdeşleştirmek... Oruç Aruoba aslında bir Picasso olabilirdi resim yapsaydı. O derece anlaşılmaz :). Aslında bu durumun sebebi kanaatimce Oruç Aruoba'nın bir felsefeci olması. Kitap üç bölümden oluşuyor: yakın - ateş yakana kılavuz - kut arayana kılavuz. Kitabın muhtelif yerlerinde bazı felsefik yazılar var ki, beni benden aldı: "Ateş, yakabileceği her şeyi yakana dek yanar - ancak o zaman söner..." Kut arayana kılavuz bölümü çok ilginç gerçekten. Ateş gibi değil, Kut'a herkes farklı bir anlam yükleyebilir: "Kut hiç eksik kalmasın istediğindir - hiç eksik olmasın istediğin...". "Kut, birden, şaşırarak bulduğun, ve nereye - ne yerine- koyacağını bilemediğindir - incecik, ışıltılı bir tel saç gibi...". "Kut, bir şey söyleyemediğindir - işte: seni susturan...". ve buna ilişkin olarak yazılan en güzel (benim aklımda beliren kut) hakkındaki şiir: "Kut aramaktan vazgeçmediğindir - beklemekten vazgeçmediğin - kut bulamadıkça aradığındır - gelmedikçe beklediğin."

"İsteyerek ölen kişi ile istemeden ölen insan
arasında, temelden, köten bir fark vardır
İlki her şeyin ötesine geçmiş olmakla huzurludur
ötekiyse, hiçbir şeyi çözememiş olmakla, huzursuz
'bitmeyen sükunlu gece' ile 'kabir azabı'
arasındaki fark da bu farkta yatsa gerek..."

12 Eylül 2013 Perşembe

Dokuza Kadar On - Özdemir Asaf

Bir arkadaşım çok okurdu Özdemir Asaf'ın şiirlerini ve hep tavsiye ederdi. Hep aklımdan geçerdi ancak yıllarca hiç fırsat bulup herhangi bir kitabını okuyamadım. Bu sevimli kitap bana hediye edilince bir yerden başladım :). Özdemir Asaf ara ara bir yerlerde karşılaşıp okuduğum şiirlerinden, basit anlatımından (her zaman o kadar basit değilmiş yeni anladım) hep bir modern dönem şairi gibi gelirdi bana. Cumhuriyet dönemi şairi olmasına rağmen lisede okuduğumuz edebiyat derslerinde neden hiç bahsedilmedi acaba? Sanırım bir gruba angaje olmadığı için. Gerçekten şiirlerinde çok farklı bir hava var, yeni bir tarz deneyen bir ressam gibi (Salvador Dali :)). Şiir okumayı sevenler için "Dokuza Kadar On" iyi bir seçim. Şiirlerin bazılarını anlamakta çok zorlansam da, genel olarak akıcı ve bazı yerlerde gülümseten sevgi ve aşkın hakim olduğu yer yer karamsarlaşan kısa şiirlerden oluşuyor kitap. Kitabın önsözünde Doğan Hızlan'ın bir cümlesi kısa ve öz bir açıklama kanaatimce: "Eğer şiir aza indirgeme sanatı ise, bunun en iyi örnekleri Özdemir Asaf'ın şiirleridir. Sanırım 'kendine özgü' sözü, onda en derin anlamını, açıklamasını bulur." Bazı şiirlerini bir yerlerde -özellikle son zamanlarda sosyal medyadaki paylaşımlarda- bir şekilde okumuş olsak da, fikir edinmek adına bu kitabından bazı şiirlerini paylaşmak isterim:
 
"Yaşamak değil / Beni bu telaş öldürecek."
 
"Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler."
 
"Bir kelimeye / Bin anlam yüklediğim zaman / Sana sesleneceğim."
 
Dokuza Kadar On:
 
"Önce hepsini yazdım, sonra hepsini çizdim,
Yazıp çizdiklerimden çıktı bir kara resim,
Baktım, orada bir bir duruyor sevdiklerim.
 
Bakıyorlar ardından, yazıp çizdiklerimin,
O, yazarken ya da çizerken bilmediğim ..
Bilmeden yazdıklarım, bilmeden çizdiklerim.
 
Beni çizdi sonunda, yazıp da çizdiklerim.
Bana gülüyor şimdi yitip yitirdiklerim..
Çizilmemiş olanlar, yazmayıp bildiklerim.
 
Ah 'bilip ettiklerim, bilmeyip ettiklerim.'"

4 Eylül 2013 Çarşamba

Deli Dolu Bir Yaz - Toni Blake

Neden "her çantada olması gereken bir kitap" olduğunu inanın anlayamadım. Kitap okuyucusuna bir kadının fantezi dünyasını tanımak dışında herhangi bir katkıda bulunmuyor. Geçtiğimiz yazın anısında kitabın adından etkilenerek okumak istedim ancak vaktiniz değerliyse, boşuna zaman kaybetmenize gerek yok :). Kitapta olaylar öğretmenlik yapan Jenny Tolliver'ın eşinin kendisini aldatması sonucu doğup büyüdüğü kasabaya geri dönmesiyle  başlar (Destiny Kasabası). Kasabada polis şefinin kızı olan Jenny, çocukluk arkadaşları ve eski tanıdıkları ile eski kocasının sebep olduğu tavmayı atlatmaya çalışır (bir nevi aşağılık kompleksi). Bir gün teleskopla yıldızları izlemek için uygun bir yer ararken ilk gençlik yıllarından tanıdığı ve daha sonra izini kasabalıya kaybettiren Mick Brody ile karşılaşır. Çok iyi bir karşılaşma yaşadıkları söylenemez ancak yaşadıkları cinsel çekime her ikisi de karşı koyamaz. Aslında burada iki tür yorum yapılabilir: 1. Mick'in hayatında uzun süredir kadın yoktur ve Jenny ise kocası tarafından neredeyse tamamen cinsel sebeplerden terk edilmiştir (ki bu içinde bulundukları duruma daha uygun). 2. İlk gençlik yıllarından bu yana bu çift birbirlerinden hoşlanmaktadır, son karşılaşmalarında artık şartlar uygundur. İkinci yorumun pek geçerliliği yok aslında, zira şartlar uygun değil: Jenny'nin babası polis şefi ve Mick'in aniden ortaya çıkmasının arkasına saklanan kanun dışı bir sır var.
 
Kitabı ilk okumaya başladığımda, yazarın bir erkek olduğunu düşünmüştüm ancak okumaya devam ettikçe böyle bir kitabın yalnızca bir kadın tarafından yazılabileceğinden neredeyse emin oldum (Kaldı ki öyleymiş). Kitapta bol bol seksle ilgili bölümler vardı ve her şeyin ardındaki "duygusallık" arayışı, "tam olarak ne istediğimi bilmiyorum" mesajları ve yaşanılan gel-git'ler ancak orta yaşın üzerinde bir kadının kaleminden çıkabilirdi. Biraz sınıflandırmış gibi oldum, kusura bakmayın ama New York kadınlarının "cinsel fantezilerini hikayeleştirme" akımından artık sıkılmaya başladım. Ve inanır mısınız bu ayrıca Destiny adında bir serinin ilk kitabıymış, şaşırdınız değil mi?
 
"Jenny Tolliver hayatının her döneminde iyi bir kız olmuştu ama bu ona hiçbir şey kazandırmamıştı. İşte şimdi de ilk aşkıyla yaptığı evlilik, adi bir aldatma hikayesiyle sona ermişti. Destiny, doğup büyüdüğü, göl kıyısındaki o mükemmel kasaba ona kucak açabilirdi. Orada, aklındaki bütün soruların cevaplarını aramaya başlayacak ve kendine yeni bir yol çizmeye çalışacaktı."