Powered By Blogger
PAULO COELHO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PAULO COELHO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2016 Cuma

Casus - Paulo Coelho


Paulo Coelho'nun kitaplarını severek okuyorum, ne kadar başarılı bir yazar olduğu ayrı bir tartışma konusu tabi. Bu kitabı kitapçıda tesadüfen gördüm, görür görmez kapağındaki kadın dikkatimi çekti: Mata Hari (gerçek adı Margaretha Zelle, 1876-1917, takma adı Malay dilinde "Şafağın Gözü" anlamına gelmektedir).  Mata Hari lise hazırlık sınıfında bir okuma parçasında adı geçtiği için ilgimi çeken ve hakkında araştırmalar yaptığım bir kadındı, bu nedenle kendisi hakkında yazılmış bu kitabı görür görmez aldım. Paulo Coelho kitabı Mata Hari ve avukatının birbirlerine yazdıkları mektuplar şeklinde yazmış ancak Mata Hari karakterini meydana getirirken çizdiği kadın imajı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Benim zihnimdeki Mata Hari başarılı bir casus olmasının yanında aşkı ve dansı çok seven ve hırslı bir kadındı. Ancak bu kitaptaki Mata Hari ne yapacağını bilmeyen, mektuplarında yakınmakta başka bir şey yapmayan ve son ana kadar cesur olduğunu iddia etse de biraz korkak bir kadın izlenimi uyandırdı bende. Mata Hari hakkında detaylı bilgiye sahip olmadığımızdan neyin doğru olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz ancak Paulo Coelho'nun kitabı yazarken şahsi mektuplardan, dava dosyalarından ve artık kamuya açılmasında sakınca olmayan gizli kayıtlardan faydalandığını düşünürsek (eserin sonunda yazar detaylı bir kaynakça açıklıyor), yazarın çizdiği karakter daha gerçeğine yakın olmalı. Kitap Mata Hari'nin Fransız idam mangası tarafından idam edilmesiyle başlıyor, daha sonra avukatı ile mektuplaşmasından hayatı hakkında bilgi ediniyoruz. Yazar Mata Hari'nin hayatının detaylarını çok kısa tutmuş (gençliği, evliliği, Java Adası'ndaki yaşamı ve Paris'teki dans kariyeri), daha ziyade mektupta o an (idam cezasını aldığı an) hissettiklerini yazması şeklinde ilerlemiş. Bu nedenle her detay Mata Hari'nin açıklamayı tercih ettiği kadar okuyucuya aktarılmış, bu durum da kitabın gizemini azaltmış.


Yazıma başlarken belirttiğim gibi, ben Paulo Coelho'yu severim ve mümkün mertebe kitaplarını okurum. Casus'dan da memnuniyetsiz olduğumu söyleyemem, yalnızca benim kurguladığım Mata Hari bu değildi diyebilirim. Tarihin (I. Dünya Savaşı) "ajan" olarak damgaladığı bir kadını bu sıfattan çıkarıp aklamaya çalışan bir çizgide ilerlemiş olması dışında bir eleştirim yok. Yazarın birkaç yerde Dreyfus Dava'sına atıf yapması ve Pablo Picasso'dan söz etmesi ilgimi çeken hususlardan bazıları. Aslında Mata Hari çok daha ünlü kişiyle karşılaşıyor ve dost oluyor ancak bu dönem hakkında tarih bilgim az olduğu için bu kişiler hakkında size bilgi veremiyorum. Kitapta beğendiğim bir diğer nokta da sonsöz bölümü ve kaynakçası, yazar kaynakçayı ilgisini çeken okuyucuların dikkatine sunmuş.  Mata Hari'nin hayatının anlatılmayan detayları için: https://en.wikipedia.org/wiki/Mata_Hari


"Yanlış devirde doğmuş bir kadınım ben, hiçbir şey düzeltemez bunu. Gelecekte hatırlanacak mıyım, bilmiyorum ama şayet hatırlanırsam mağdur bir kadın olarak değil, cesur adımlar atmış ve ödemesi gereken bedeli korkmadan ödemiş biri olarak görülmek istiyorum."

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Akra'da Bulunan Elyazması - Paulo Coelho

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ancak ben Paulo Coelho'yu çok severim, ancak bu kitabını diğer kitapları kadar sevmediğimi itiraf edeceğim. Aslında bunun nedeni kitabın iyi bir kitap olmaması değil, kaldı ki, eminim bu kitabı beğenen çok kişi vardır. Benim eleştirim kitabın "el yazmasının" aynen aktarılması şeklinde olmasıdır (en azından bende böyle bir izlenim uyandırdı). Coelho'nun içerikte ne kadar emeği var bilmiyorum ama, baş karakter Kıpti'nin monolog şeklindeki sözlerinden ve sonsözden ben el yazmasının tercüme edilerek aktarıldığını anlıyorum. Kitaptaki olayın özü şu: Şehrin surları (Kudüs) karşı konulamayacak kadar güçlü düşmanlarla sarılmıştır ve muhtemelen o günün sabahında şehir ele geçirilmiş olacaktır. Şehrin sakinleri ve semavi din adamları şehrin meydanında toplanırlar ve adına Kıpti dedikleri bir Atinalının vaazlarını dinlerler. Kıpti görmüş geçirmiş bilge bir adamdır ve Kudüs halkına yok olsalar bile arkalarında bırakacakları bilgiler vermek istemektedir. Yerel halktan insanlar hayata dair merak ettiklerini Kıpti'ye sorarlar ve kendisi de sabırla uzun uzun açıklamaya girişir. Neler yok ki sorulanlar arasında? Yenilgi nedir, güzellik nedir, yalnızlık ve korku, işe yaramak nedir, cinsellik, mucize veya zarafet nedir? En önemlisi de yarına ne bırakabiliriz? Bu soruların cevapları bölüm bölüm veriliyor ve Kıpti aslında bir kısmını hayat tecrübesi ile edinebileceğimiz bazı tanımlamalar yapıyor. Ben kişisel gelişim kitaplarından çok hoşlanmadığım için, tamamı bana "öğüt" vermek olan bir kitaba da yeterince ısınamadım sanırım :).

Kitabın ön sözünde el yazmasının geçtiği yollar ve ne şekilde Paulo Coelho'ya ulaştığı yönünde bir açıklama mevcut. 1945 yılında Mısır'da bir mağarada testinin içinde gömülü olarak bulunan papirüslerin MS 100-180 yılları arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. İşte hikayenin bu kısmı güzel, zira içerikteki açıklamalardan anladığımız bir şey var: İnsanı insan yapan değerler aradan geçen bütün senelere ve savaşlara rağmen kolay kolay değişmiyor!

"Şehrimizi talan edebilirler, ama burada öğrendiklerimizi silemezler. İşte bu yüzden ilmimizin surlarımız, evlerimiz ve sokaklarımızla aynı kaderi paylaşmasına izin veremeyiz… Peki ilim derken neyi kastediyorum? ... İlimle, gündelik yaşamın karşımıza çıkardığı zorlukların üstesinden gelerek hayatta kalmamızı sağlayan şeyi kastediyorum.

Yarın bize neler olacağını kimse bilemez… Çünkü her günün iyisi ve kötüsü aynı gün içinde olup biter. Öyleyse dışarıdaki askerleri ve içinizdeki korkuyu unutun … Bizler şimdi, gündelik yaşamımızdan, yüzleşmek zorunda kaldığımız güçlüklerden bahsedeceğiz"

8 Ocak 2015 Perşembe

Brida - Paulo Coelho

Tarz olarak diğer Paulo Coelho kitaplarından farklı olmasa da, daha çok beğenerek okuduğum kitapları olmuştu diye düşünüyorum. Belki de ilk kitaplarından birisi olduğu için (Hac ve Simyacı'dan sonra 1990 yılında yayınlanan romanıdır, Türkiye'de geç yayınlandı nedense) böyle düşünmüş olabilirim. Kitaplarında genelde bambaşka bir coğrafyaya ait karakterlerin bakış açılarını kullanmayı seven Coelho, bu kez İrlanda'da "ruh-eşini" arayan bir kızın hikayesini anlatıyor (aslında en başta aradığı büyü ve bilgelikti). Kitapta anlatılanlara göre, bir reenkarnasyonda insanlar dünyaya ruh-eşiyle beraber gelmekte ve ruh-eşini bulabilenler kendilerini tamamlayabilmektedir (nadiren iki ruh-eşi aynı anda aynı reenkarnasyonda bulunabilmektedir). Ruh eşini tanımanın yolu gözlerindeki ışığı görebilmekte (ilk görüşte aşk dedikleri) veya Ay töresini öğrenebilmekte (omuzundaki ışığı görmek) yatmaktadır.  Bu süreci öğrenebilmek adına ormanda yaşayan Büyücü'yü bulan Brida Güneş Töresini öğrenmeye başlar (korkularıyla başa çıkmayı öğrenir) ancak daha sonra yolu bir şekilde Wicca'ya düşünce  Ay Töresini de öğrenmeye başlar. Wicca Brida'nın geçmiş yaşamına giderek hayata karşı bakış açısını tamamen değiştirir. Wicca'nın öğretileriyle Brida, dans etmeyi ve cadılık uygulamalarını öğrenir ve eğitiminin sonunda cadılığa kabul töreninden geçerek ritüeli tamamlar. Artık ruh eşini omuzundaki ışıktan tanıyabilen Brida, ruh-eşini mi seçecek yoksa herhangi bir mantığa dayanmak zorunda olmayan "aşk"ı mı seçecektir?
 
Güzel bir kitaptı ancak diğer Paulo Coelho kitapları kadar etkileyici bulmadım, yalnızca aralara serpiştirilmiş felsefi sözler, diğer kitaplara yaptığı atıflar ve ilginç kavramları öğrenmek açısından okunabilir bir kitap olduğunu düşünüyorum (Örneğin, Wicca kelimesi kökleri Hristiyanlık öncesine dayanan yeni-pagan çok tanrılı dini inanış anlamına gelmektedir). En çok beğendiğim bölümlerden birisi Simyacı'ya atıf yapılan yer oldu (s. 121). Büyücü'nün Santiago ile karşılaşması muhtemelen Simyacı'yı okuyanların dikkatini çekmiştir: "Tanrı'nın çobanlara özel bir sevgisi vardır. Onlar doğaya, sessizliğe, sabretmeye alışık insanlardır. Evrenle iletişim kurmak için gerek meziyetlerin hepsine sahiptirler." Son sayfadaki Kazanblanka filmine yapılan gönderme de benim ilgimi çeken noktalardan birisiydi: "Sana bakmanın şerefine".

"Wicca: ..... Her yeni yaşamda bu Ruh-eşlerinden en az birini bulmak için gizemli bir zorunluluk duyarız. Onları ayırmış olan büyük aşk, onları yeniden bir araya getiren aşkla mutlu olur.

- Peki Ruh-eşimin kim olduğunu nasıl anlayacağım?

Brida'ya 'Risk alarak' dedi. 'Başaramamak, hayal kırıklığı, yanılmak gibi riskler alarak, ama Aşk'ı aramaktan hiç vazgeçmeyerek. Aramaya devam ettiğin sürece, sonunda zafere ulaşırsın."

18 Kasım 2013 Pazartesi

Veronika Decides To Die - Paulo Coelho

"The best often die by their own hand / just to get away / and those left behind / can never quite understand / why anybody / would ever want to / get away from them." Charles Bukowski opposes the traditional statement of suicide that is intentional killing of one's self. However, he emphasizes that remaining people never understand why that person wants to end his life, as they do with Veronika. Veronika has anything she could wish for; young and pretty, with plenty of attractive boyfriends, a steady job, and a loving family (lives in Slovenia). So, what kind of person decides to die if she has a good life? Nevertheless, Veronika is not happy and she achieved to take a sleeping pill box which is very powerful narcotic drug. One winter morning, Veronika takes an overdose of sleeping pills but she becomes awaken later in a Vilette asylum. There, she is told that her heart is now irreparably damaged and she has only a few days to live. Veronika is waiting for an end in Vilette asylum and there, some people who she does not know before play vital roles in Veronika's short stay in the mental institution. One of them is Zedka (a Serbian woman - suffers from an impossible love), Eduard (schizophrenia) and also Dr. Igor. Readers can ask how come Dr. Igor is important to her life? Well, Dr. Igor is the one who tells her the only sentence that she could not decide whether she wants to hear or not: "Your heart was irreversibly damaged and soon it will stop beating altogether."

According to Veronika, one of the two reasons of choosing death instead of life is the strong belief of her commonsense that the life would be always same, everyhing would be worse by time, friends would die one by one, for other words, making life longer would bring her nothing but pain. The second reason is the consideration of anything is wrong in the world and she does not have power to correct them. We all ask ourselves these questions at least once in our lives, why we continue living if the life has nothing to give us? This question has two answers: either we are coward to kill ourselves or we are brave enough to carry the life with all negativity. Veronika experiences and considers about her second chance but the rest who do not understand that every second of existence is a choice they all make between living and dying must have still asked that "Is life ALWAYS WORTH living?"

"Veronika Decides to Die" is a novel to show people who do not come face to face with death and do not question the life how they squander the chance which is given them only once (or twice). Have we ever thought that we have a long list which we still didn't do and probably we won't until the death? Veronika makes us to think about that: "...I need to visit Ljubljana castle. It's always been there and I have never has the curiosity to go and see it close to.... I want to go out without a jacket and walk in the snow, I want to find out what extreme cold feels like...I want to feel the rain on my face, to smile at any man I feel attracted to, to accept all the coffees men might buy for me... I want to give myself to one man, to the city, to the life and, finally, to death".