Powered By Blogger

26 Şubat 2013 Salı

John Steinbeck'in Hayatı

John Steinbeck'ın hayatının detaylarını yeni öğrendim ve oldukça ilgimi çekti. Eserlerinde anlattığı insanlar gibi, kendisi de ırgat bir ailenin oğlu olarak ABD'de dünyaya gelmiş ve çocukluğu çiftliklerde işçi olarak çalışmakla geçmiş. 1919 yılında Stanford Üniversitesi'ne başlayan Steinbeck'in aklında yazarlık var olduğundan, yalnızca bununla alakalı derslere girmiş üniversiteyi bitirememiş. Öğrencilik yıllarında para kazanabilmek için ırgatlık, tezgahtarlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi işlerde çalışmış dolayısıyla romanlarında emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini bu kadar başarılı aktarabiliyor sanırım. 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Steinbeck 1968 yılında vefat etmiş. Başlıca eserleri, Altın Kupa (1929), Yukarı Mahalle (1935), Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937), Gazap Üzümleri (1939).

Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar" kitabı, American Library Association tarafından 21. yüzyılın en çok sorgulanan kitaplarından biri seçilmiş. Özellikle ABD'de bazı eyaletlerde okul müfredatından çıkarılıp, halk kütüphanelerinde yasaklanmış kitap. Bunun sebepleri arasında, ötenaziyi destekler ifadelerin yer alması, nefret söylemi içermesi (ırkçı ifadeler), genel olarak kullanılan saldırgan dil sayılmış. Aslında doğruluk payı var. Ancak, bunlar kitabın geçtiği dönemi dikkate alırsak, bir çiftlikte çalışan sefil işçilerin sözleri ve hayatı gerçekçi gözlemleyecek olursak, bunun zaten var olduğunu söylemek zorundayız. Realist ifadeleri gereği mi bir kitabı yasaklamalıyız? Neyse ki, ilerleyen yıllarda bu yasaklar kaldırılmıştır ve bu kitap pek çok ülkede okutulması zorunlu kitaplardandır. Türkiye'de de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okutulması tavsiye edilen yüz temel eser arasında sayılmasına rağmen, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitap İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulundu geçtiğimiz aylarda. Her ne olursa olsun, ben kitap sansürüne karşıyım.

Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Steinbeck'in 1937 yılında yazdığı bu kitabını yıllar önce okumuştum ancak pek detayları kalmamıştı aklımda. Uzun süredir aklındaydı okumak. Bir klasiği yeniden okumanın zevki de bambaşka açıkçası :). Kitabı tekrar çok beğendim, küçük insanların büyük hayalleri üzerine yazılmış, kolay okunabilen ve fazla uzun olmayan bir hikayesi var.

Kitap, ABD'de büyük bunalım sonrasında, Salinas adı verilen bir bölgede, çiftlik çiftlik gezerek çalışan evsiz ve yalnız işçileri konu alıyor. Dev ve güçlü görüntüsünün altında çekingen ve korkak kişiliği ve kıt aklı bulunan Lennie Small ve onun ufak tefek ancak onu sürekli yönlendiren arkadaşı George Milton'un yokluk içinde fakat hayallerle zenginleşen hayatları anlatılmaktadır. Bir çiftlikten yanlış anlaşılma sonucu kaçmak zorunda kalıp daha güneyda başka bir çiftliğe arpa çuvalları yüklemek için yerleşen George ve Lennie'nin peşini bu yanlış anlaşılmalar bırakabilecek midir? Lennie'nin dev görüntüsünün aksine yumuşacık bir yüreği var ve yumuşak şeylere dokunmayı, minik hayvanları okşamayı çok sevmektedir. Gücünü kontrol etmeyi bir türlü başaramadığından, küçük sevimli hayvanları okşarken öldürmektedir ve güzel şeyleri okşama tutkusu dışarıdan yanlış anlaşılmaktadır. George ile Lennie'nin para biriktirip kendi topraklarına sahip olma (neredeyse tüm işçilerin hayali aynı) ve kendi hasatlarını yapıp kendi hayvanlarına bakma hayalleri öyle güzel anlatılır ki neredeyse kitabın içinden çıkıp somutlaşır. Hep bu hayalleri gerçek olsun istersiniz. Ancak yine Lennie'nin başını belaya sokması sonucu onun çiftlikteki adamlar tarafından cezasının verilmesini engellemek isteyen George başka trajik bir çare uygulamak zorunda kalır. Kitaba ilham olan Robert Burns'un "To a Mouse" isimli şiirinin iki dizesi bize aslında asıl mesajı verir: "En iyi planları farelerin ve insanların/Sıkça ters gider."

"Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var......Sana bir şey diyeyim mi? İnsan uzun süre yalnız kaldı mı hastalanır, yalnızlıktan hastalanır."

22 Şubat 2013 Cuma

İki Cami Arasında Aşk - Mürvet Sarıyıldız

Bu kitabı bir günde bitirdim. Ancak söylemek gerekirse müthiş beğendiğimden değil, yalnızca sayfa sayısının azlığından ve kolay okunduğundan çabuk bitti. Bir taraftan da içimden bitsin bu işkence demiş olabilirim :).
 
Kitaptan bahsetmek gerekirse, insan ilişkilerinde sınırları aşkın belirlediğini vurgulamaktadır. Aşkın yaşı ve zamanı olmadığına ve bu yoğun duygunun insan psikoloji üzerinde nasıl değişimler yapabileceğine dair mesajlar verilmeye çalışılmıştır. Ancak, kitabın yoğun bir anlatımı yok ve ara ara düşük cümlelere rastlayabiliyorsunuz. Hikaye, Mimar Sinan'ın Karaboğdan Seferi'nde Sultan Süleyman'ın güzeller güzeli kızı Mihrimah Sultan'ı (Mihrimah Farsçada güneş ve ay anlamına gelmektedir) görerek ona aşık olmasıyla başlıyor ve tarihi sıralamaya göre devam ediyor. Yani, Mihrimah Sultanın Rüstem Paşa ile evlenmesi, Rüstem Paşanın sadrazam olması, Mimar Sinan'ın aşkını yaptığı mimari eserlerde somutlaştırması şeklinde. Tek ilgimi çeken nokta, Üsküdar'a inşa edilen Mihrimah Sultan Cami ile Edirnekapı'ya inşa edilen Mihrimah Sultan Cami arasındaki esrarengiz ilişki. Her yıl 21 Martta (21 Mart gece ve gündüzün eşit olduğu bir gündür ve aynı zamanda Mihrimah Sultanın doğum günüdür) bu iki cami minaresi arasında birinden ay doğarken diğerinden güneş batmaktaymış. Belki de bu olağanüstü görüntü (eğer doğruysa görmek istiyorum) gerçekten tarihte bir mimarın yapabileceği en mükemmel aşk eseridir. Ancak belirtmek gerekir ki, Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultana olan aşkı henüz kanıtlanan bir olay değildir ve ben bunun tarihsel bir fantezi olma ihtimali üzerinde bazı tarihçiler ile hemfikirim.

"...ay ve yıldızlar, geceleri uyuyamayan insanlara sadece ilham verir. Sevgilisinden, ayrı şairlerin şiirlerini yazmasını kolaylaştırır. Aşıkların ise, acısını dindirmek yerien kat be kat arttırır. Gece karanlığıyla aslında insanın kendine itiraf edemediklerini aydınlığa çıkarır..."

12 Şubat 2013 Salı

Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez

Gabriel Garcia Marquez'in çok başarılı bir yazar olduğunu duymuştum (1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi). Ancak daha önce hiçbir kitabını okumaya fırsatım olmadı. Başlamak için iyi bir kitap seçtiğimi tahmin ediyorum zira yazarın diğer kitaplarını da merak ettirdi bana.
 
Kitap doksan yaşında hayatını hep yalnız geçirmiş -her ne kadar ara ara yakınsa da- yaşına göre zihnen ve bedenen sağlıklı bir gazetecinin tuhaf isteğiyle başlıyor: doksanıncı yaş gününde kendisine bakire biz kızla bir aşk gecesi armağan etmek. Bu sebeple gençliğinden beri tanıdığı ancak hayatının son dönemlerinde -sanırım yaşlılıktan- artık aramadığı bir genelev patroniçesi arayarak bu isteğini bildirir. Kadın elbette ki işinin ehli ve çok kısa bir sürede adama istediği gib kız buluyor. Ancak tek sorun kızın 14 yaşında olması (buradan kitabın geçtiği yerde - ismi lazım değil - müthiş bir yozlaşma olduğunu anlıyoruz). Yaşadığı sefil hayatta küçük kardeşlerine bakmak için saatlerce fabrikada düğme diken zavallı kız bir miktar para karşılığında böyle bir isteğe olumlu cevap veriyor. Yaşlı gazeteci randevu saati geldiğinde kızı yatakta yüzüne yapılmış bol makyajla çıplak vaziyette uyurken buluyor (rahatlaması için genelev patroniçesi kadının kendisine verdiği ilaçtan olsa gerek). Onu seyrederken kendi geçmişini de sorgulayan adam daha önce hiçbir kadının vücudunu bu şekilde seyretmediğinin farkına varıyor. Adını bile bilmediği bu küçük kıza anlatılan bir İspanyol öyküsünden yola çıkarak Delgadina adını veriyor ve onu her seferinde çıplak ve uyurken seyretmek adamda zamanla bir tutku halini alıyor. Bir asırlık hayatında ilk defa aşkı yaşamış olan adam, aşkın insan üzerinde ne tür büyük değişimler meydana getireceği biraz geç de olsa tecrübe ediyor.
 
Kitapta ilginç tespitler var. Büyük bir kısmını yaşlandıkça daha iyi anlayacağımı düşünüyorum (Belki de 30 ve 50 yıl sonra bu kitabı tekrar okumalıyım). Ancak, Gabriel Garcia'nın bu kitapta biraz da kendinden bahsettiğini (belki bir anı kitabı değil ama) ve tecrübelerine bol bol yer verdiğini tahmin ediyorum. Zira kitabın yazıldığı yıl (2004) kendisi de oldukça yaşlı ve ne tesadüf ki kendisi de bir gazeteci.
 
"Kadınları baştan çıkarma hünerlerinden haberim yoktu benim, bir gecelik sevgililerimi ben hep hoşluklarından çok ücretleri için seçmiştim...O gece uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim."

30 Ocak 2013 Çarşamba

Engereğin Gözü - Zülfü Livaneli

Zülfü Livaneli'nin bu kitabını da çok beğendim. Kitap bir haremağasının dilinden anlatılıyor ve anlatıcının oldukça akıcı bir üslubu var. Gerçekten zevkle okudum (Livaneli kitabın başında Evliya Çelebi ve Naima'nın üslubunu kullandığını ve onlardan bazı alıntılar yaptığını yazıyor).
Kitapta, Osmanlı Devleti'nin -belirli- bir dönemindeki iktidar oyunları anlatılıyor. Yıllarca bir hücreye kapatılmış ve öldürülmeyi beklerken birden kendini padişah olarak bulan bir şehzadenin hikayesi... Nasıl bir psikolojik bozukluk yaşadığını tarif etmek çok zor. Zaten tüm iktidarın kendisinde olduğunu öğrendiği anda ilk söylediği cümle bunu kanıtlar gibidir: "İlk önce hanginizi katletsem acaba!"
Kitabın anlatıcısı olan haremağası, padişah efendisine büyük bir aşkla ve sadakatle bağlı. Onun her yaptığının doğru olduğunu düşünmekle beraber, içinde bulunduğu durumu ve yaşadıklarını da anlayabiliyor. Haremağasının da acılı geçmişinden ve eksikliğinden kaynaklanan psikolojik problemleri var ve bazen o da mantıklı olmaktan çıkıp eksikliğini haremdeki güzel kızların üzerinden tatmin etmeye çalışıyor. Bununla, bir insanın yalnızca bir organını kesmekle ondan erkekliğinin alınamayacağını da anlıyoruz. Yine de, hayat tecrübesi çok fazla ve yeri geldiğinde bunu okuyucu ile paylaşıyor: "Hem bizim Zekeriya sofrası dediğimiz şey de "zeker" yani "erkek organı"ndan türememiş miydi? Zeker'i "bereket"in karşılığı olarak kullanmıyor muyduk?"
Valide sultanın küçücük bir çocukken öldürülmesine kıyamayıp koruduğu ve yıllarca hücrede ölümü bekleyen şehzadesinin padişah olmasıyla aralarında meydana gelen anlaşmazlık sonucu onu yeniden hücreye kapattırmayı başarabilmesi kadınların aslında ne kadar tehlikeli olabileceğini düşündürür haremağasına. Ancak, bu iktidar hırsının insanı nasıl yakıp kavurduğunu da iyi anlamaktadır. Bu öyle bir şeydir ki, engereğin gözünü bile kamaştırmaktadır. Haremağası, padişah efendisinin yeniden hücreye kapatılıp küçük oğlunun padişah yapılmasıyla, efendisine olan sevgisini de sorgulamaya başlar. Yavaş yavaş onun yaptıklarının aslında çok doğru şeyler olmadığı kanaatiyle ona karşı ilgisi de azalır (buradan iktidarın haremağasının da gözünü kamaştırmış olduğunu anlıyoruz ki o da bu sistemin bir parçası aslında). Bu arada kendi iktidarını da düşünmeden edemez tabi. Belki de eski padişahı oradan kurtarırsa -ki bunun tek yolu var: Osmanoğlu ailesinde ondan başka erkek kalmaması- saraydaki itibarının, padişah efendisi sayesinde artacağına inanır. Sizce bu durumu padişah efendisi nasıl karşılar? Belki de, hayatında verdiği en akıllıca kararı vermektedir. İşte tam bu noktada efendisine gerçekten hayran olacaktır haremağası.
 
Kitabın tarihi bir kitap olması dolayısıyla tarih severler için okunulası bir kitap. Ayrıca, haremağası sayesinde ilginç bilgiler de edinebiliyorsunuz. Bununla beraber, tek eleştirim kitabın adına olacak. Daha önce "Engereğin Gözündeki Kamaşma" olan kitabın adının neden "Engereğin Gözü" yapıldığı açıklaması hiç tatmin edici değil. Zira Livaneli, kitabın adının zor söylendiği veya akılda kalmadığı yönünde eleştiriler almış. Bu sebeple kitabın adını kısaltmış. Ancak, ben de "Kamaşma" kelimesinin isimdeki en önemli metafor olduğunu ve bu değişikliğin gereksiz olduğunu düşünenlerdenim. Okuyunca belki siz de öyle düşüneceksiniz :)
 

20 Ocak 2013 Pazar

Bir Cinayet Romanı - Pınar Kür

Üniversitede iken Pınar Kür'ün "Asılacak Kadın" romanını okumuştum ve gerçekten beğenmiştim. Karakterlerin iç dünyalarında yaşadıkları acıların kitaba çok iyi yansıtıldığını  düşünmüştüm. Açıkçası, "Bir Cinayet Romanı"ndan böyle hoşlandığım söylenemez. Ancak kitap hakkında yorum yapmadan önce geçmişini bilmekte fayda var. Bu roman Türkiye'de kadın bir yazar tarafından yazılmış ilk cinayet romanı olma özelliği taşıyormuş duyduğum kadarıyla (Pınar Kür bu kitabı 1989 yılında yazmış). Yazım tekniği olarak dünyada 19. yüzyılda egemen olan bir akımı kullanmış ve bazı yönleriyle özgün bir kitapmış. Kitabın bu yönlerini benim eleştirilerimden bağımsız değerlendiriniz lütfen :).

Kitapta başına "Y", "E" ve "L" harfleri konulmuş bölümler var ve burada karakterlerin kendi anlatımıyla kitap ilerliyor. Hikaye "Y"nin cinayet itirafı ile başlıyor ve kitapta başka adı "Y" ile başlayan karakterler var (yazar da dahil ve hepsi bayan). Bu sebeple başında "Y" yazan anlatıların kim tarafından yapıldığını en başta anlayamıyorsunuz ve öğrendiğiniz azıcık bilgi de birbirine giriyor. Yazar "Y"lerden ve "L"den (Levent) aldığı günceleri - ileride işlenecek - bir cinayeti çözmesi için çocukluğundan tanıdığı ünlü matematikçi "E"ye veriyor. Yazar aslında tüm karakterleri bir şekilde tanıyor, zaaflarını biliyor ve isteklerini yaptırıyor. Bu olayları daha da kompleks hale getiriyor. Biraz sıkılsam da, kitabı bırakmamak için yavaş yavaş içine girmeye çalıştım. İlerledikçe, gerçekten bir cinayet yaşandı ve hatta beklenmeyen birkaç cinayet daha. Bu süre zarfında günceleri okuyup katili bulacak olan matematik profesörünün biraz paranoyak olduğunu anlıyoruz ama gerçekten zeki bir adam profili çizilmiş. Katili buluyor ve bu arada biz katilin geçmişini ve cinayet sebebini de öğreniyoruz. Olaylar o kadar birbirinin içine girdi ki, katil bulunup kitap bitmesine rağmen hala emin olamadım katilin o olup olmadığından. Açıkçası çok zor anlaşılan ve gereksiz uzatılan anlatımıyla ve mantıksız kurgusuyla kendini bana pek sevdiremedi kitap. Ancak, bir emeğin ürünüdür, polisiye kitap sevenlerin -eğer hala okumadılarsa- bir de bunu okumalarında farklı bir kitabı tanımak adına fayda var. 

"Bir cinayet olayı nerede başlar? Öldürme düşüncesi aklınıza düştüğünde mi? ... Öldürme düşüncesi, öldürme kararına dönüştüğünde mi? Öldürme kararı uygulandığında mı? Hayır. O son oluyor. Karar uygulandığında, olay bitiyor. Ama başlangıcı neresi? Bilemiyorum."

17 Ocak 2013 Perşembe

Gılgamış Destanı

Gılgamış Destanı gibi manzum yazılmış çok destansı eser okudum. Ancak en çok Gılgamış’ı okumaktan zevk aldım diyebilirim. Aslında eserin edebi ve tarihi önemi çok büyük. Tarihte bilinen ilk yazılı destandır ve milattan önce 2000 dolaylarında Akad çivi yazısı ile yazıldığı (ilk örneği) söylenmektedir. Zira işin ilginç yanı, kâğıt yerine kil tablet kalem yerine çivi kullanılan bu dönemde bu eserin birkaç dile daha çevrilmiş olması. Üzücü olan ise, bu kil tabletlerin bir kısmının henüz bulunamamış olması. Dolayısıyla eserde bir akıcılık da olsa, yer yer eksiklikler ve kopmalar olduğu fark ediliyor. Destanın içinde "Tufan" adıyla büyük bir felaketten bahsedilir ki bu Kuran'da ve Tevrat'ta anlatılan Nuh tufanına şaşırtıcı derecede benzemektedir. Ayrıca tanrıların insan formunda olması ve kendi aralarındaki iş bölümü Yunan mitolojisine de çok benziyor. Buradan kültürlerin birbirlerinden nasıl etkilendiklerini rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Destan, Gılgamış adı verilen yarı tanrı yarı insan Uruk kralının (Destanda üçte iki tanrısal üçte bir insan diye anlatılır. Tahminimce buradan biraz anaerkil bir toplum yapısı örneği çıkıyor çünkü Gılgamış’ın annesi Tanrıça Ninsun babası ise bir insan.) övülmesiyle başlıyor:

“Biçimlerin en yücesini vermiş Gılgamış’a
Ulu tanrı, yarışmış bütün tanrılar,
En iyi erdemleri verebilmek için ona.”

 Ve sonrasında Gılgamış’ın nasıl güçlü olduğu ve nasıl heybetli bir gövdeye sahip olduğu anlatılıyor. Ancak bu güçlü ve heybetli Gılgamış, sahip olduğu fazla enerjiden halkına biraz fazla sataşmış olsa gerek, halkı tanrılara yalvarıyorlar. Dilekleri Tanrıça Aruru’nun (yaratım tanrısı) Gılgamış gibi bir yiğit daha yaratması. Böylece Gılgamış’ın dikkati halkın üzerinden rakibine yönelecek. Bu isteklerini şu sözlerle dile getiriyorlar:

“Ey büyük Aruru, yarat şimdi de onunla başkoşanı,
Karşı dursun Gılgamış’a dilediğince,
Birbirinin gücünü tartarken bu iki yiğit,
Dinlensin birazcık Uruk ili.”

Tanrıça Aruru bunun üzerine kara çamurdan insan azmanı yabani Engidu’yu yaratır ve yeryüzüne gönderir. Ancak Engidu yol iz bilmez, dolayısıyla dağda hayvanlarla, onlar gibi yaşamaya başlar. Bu dev güçlü varlığı gören avcılar artık korkularından ava çıkamaz olurlar. Gılgamış bunun üzerine kendisinden yardım isteyen bir avcıya öğüt verir:

“Git bir fahişe al görünce yanında,
Güçlü erin yenemediğini kadın yensin orada”

Bu kadının yardımıyla Engidu biraz ehlileştirilir ve kadının ardından Uruk iline gelir. Gılgamış ve Engidu karşılaştıklarında çok fena kapışırlar. Bunun üzerine Gılgamış üstün gelir ve Engidu bükemediği bileği öper, çok iyi arkadaş olurlar (Hatta o kadar yakın ki, aralarında romantik bir ilişki olduğunu düşünmedim değil). Beraberce macera ararlar, katran ormanına gidip ejder yapılı Humbaba'yı öldürürler, yolda aslanlarla savaşırlar. Gılgamış'ın gözüpekliği, heybeti, cesareti bereket, aşk ve savaş Tanrıçası İştar'ın dikkatini çeker ve onu arzular:

 "Gel Gılgamış, benim güveyim ol,
Sun bana tadını, hadi sunsana,
Kocam ol benim, ben de karın olayım senin."

Gılgamış geçmişinde önce sevgisini sonra lanetini verdiği insanları ona hatırlatıp İştar'ı reddeder. Görkemli İştar'ın onuru kırılır ve tanrıların atası Anu'dan gökyüzünün boğasını alıp yeryüzüne indirir. Gılgamış ve Engidu bu boğayı da öldürürler. Ancak Engidu kısa bir süre sonra - sanırım tanrıların lanetine uğradı, belki de İştar yaptı - hastalanır ve ölür. Gılgamış üzüntüden helak eder kendini, ayrıca artık insanı yazgılar yüreğini titretmeye başlar ve bir ölüm korkusu sarar bizim güçlü kralı:

"Ben, ölmeyecek miyim? Engidu gibi ölmeyecek miyim?
Üzüntüyle doldu yüreğim, ölüm korkusu geldi bana,"

Böylece hemen yola koyulur Gılgamış, ölümsüzlüğün sırrını Utna-piştim'den öğrenmek için. Utna-piştim bilge bir rahiptir ve çok uzun yıllardır –tufandan beridir- hayattadır. Gece gündüz durmadan dinlenmeden dere tepe düz giden Gılgamış, Utna-piştim’den ölümsüzlüğün sırrını ister. Utna-piştim Gılgamış’a uzun uzun yıllar önce (belki 1000 yıl gibi bir süre) dünya üzerinde meydana gelen tufanı tüm detaylarıyla anlatır (bildiğiniz Nuh Tufanı). Onu sabırlar dinleyen Gılgamış, isteğinde ısrarcı olur:

“Bana yardım et nereye gideyim?
Bütün üyelerimi kötü ruhlar kuşattı.
Yatak odamda bekliyor ölüm. Nereye baksam ölüm.”

Utna-piştim Gılgamış’a merhamet eder ve ölümsüzlük otunu nerede bulabileceğini söyler. Gılgamış otu bulunca hemen yemek yerine Uruk’a götürüp sevdikleriyle de paylaşmak ister. Ancak suda yıkanırken yılanın biri otu yer ve kaçar. Uruk’a eli boş dönen Gılgamış, şehrinin güzelliğini görüp onu över ve bu destan da burada biter (belki de burada Gılgamış gerçek ölümsüzlüğün geride bir nam ve eser bırakmak olduğunu anlamıştır kim bilir). Destanın sonunda bazı eklemeler var, Engidu’nun yer altından Gılgamış ile iletişimi ve gördüklerini anlattığı bir bölüm. Ancak bu konuda ben de Prof. Dr. Landsberger ile hemfikirim. Bu kısımlar destanın başka dillere çevirisi sırasında eklenmiş olabilir.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları – J. W. Goethe

Bu kitap okumak istediğim kitaplar listesinde yıllarca bekledi. Bu hafta beni harekete geçiren olay, geçen hafta paylaştığım kitapta (Anna Karenina) Vronski’nin annesinin onun Anna aşkı için “Bu normal bir sevgi değil, Werthervari bir aşk.” sözü oldu. Nasılmış şu Werthervari aşk? Aşka düşmüş genç insanları intihara sürükleyen şu kitabın sırrı neymiş bir de ben bakayım dedim.

Başlarken kitabın içine girmekte biraz zorlandım diyebilirim. Werther’in gereksiz şairane tasvirlerini (çok duygusal bir çocuk) biraz sıkıcı buldum ve en başta ne nerede anlamakta zorlandım. Belki de bunun sebebi kitaptaki mektupların 1771 - 74 yıllarında yazılmış olmasıdır. İlerledikçe sevmeye başladım ve bir süre sonra Werther’in sevdiği kadın Lotte (bu kadının ilginç bir cazibesi var sanırım, çünkü ikisini tanıştırmadan önce Werther’e, “dikkat et âşık olma” uyarısı yaptılar) ile tanıştık. Werther bu genç kadının uzaklardaki –mükemmel diye tabir edilen dünya iyisi- nişanlısı gelene kadar onunla gezerek,  sohbet ederek mutlu oluyordu ve sanırım artık onsuz yapamayacağını düşünüyordu. Mükemmel nişanlı Albert döndüğünde Werther’in tabiri caizse sakinliği beni şaşırttı aslında, hatta Albert’le arkadaş oldular ve iyi de anlaştılar. Nasıl yani?
Ancak tahmin edileceği üzere bir süre sonra bu durum Werther için dayanılmaz bir hal alır. Lotte’yi unutmak için yaşadığı yeri terk edip yeni bir hayat kurmaya çalışır fakat koşullar onu tekrar muhteşem manzarası olan bu kırsal yerleşime geri getirir (Werther bu yeri öyle güzel tasvir eder ki hayal etmemek imkânsız. Hayatın başında bir hukukçu olan Werther’in aynı zamanda ressam olması aramızda bir bağ oluşturdu). Werther’in Lotte’yi sık sık ziyaret etmesi artık Albert’i de huzursuz etmeye başlar. Bu huzursuzluğu hisseden Lotte Werther’e kendisini ziyaret etmemesini ve artık görüşmemeleri gerektiğini söylemek zorunda kalınca Werther, onu göremezse artık hayatının bir anlamı olmayacağına kanaat getirip cüretkar bir karar alır.

Goethe yarattığı karakterin hakkını vermiş gerçekten. Sanatsal yönü kuvvetli olan Werther doğayı da bir sanatçı gibi görmektedir ve iflah olmaz bir romantiktir. Yazdığı mektuplar (günce gibi düşünebiliriz bu mektupları ya da aslında hiç kimseye gönderilmeyen mektuplar gibi) ve tasvirler gerçekten bir ressam gözüyle anlatılmıştır. Goethe bu romanı yazdığında Werther gibi çok gençmiş ve denir ki nişanlı bir bayana duyduğu karşılıksız aşk ve bir arkadaşının aşkı uğruna intihar etmesi bu romana ilham olmuş. Kitap basıldığında tüm Almanya’da çok beğenilmiş, Werther’i kendine örnek alan Alman gençleri aşkları uğruna intihar etmişler, onun kitapta anlatılan kıyafetlerini taklit etmişler (Ne insanlar var J). Her neyse, biraz karamsar da olsa okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum, sağlıcakla.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Anna Karenina - Levi Tolstoy

Tolstoy’un en çok beğendiğim klasiğidir Anna Karenina. Bu kadar geç okumuş olmam da benim bir kaybımdır. Bu kitabı yıllarca okuyamamamın sebebi hikayesini lise yıllarımdan biliyor olmamdı. Bir gün değerli bir arkadaşım başka bir kitap için “Sana kitabın sonunu söylerim” esprime “İstersen söyle, sonunu bilmek mühim değil, önemli olan süreçtir” demişti. Benim  söz benim ufkumu açtı. Açık ufkumla ilk okuduğum kitap Anna Karenina oldu. Normal şartlarda haftada bir kitap okurum ancak bu kitabı yirmi günde bitirdim (sebebi: 900 sayfa J ).

Sevgili Anna 19. Yüzyıl Rusya’sında yaşayan aristokrat bir ailenin güzel mi güzel kızıdır. O dönemin aile gelenekleri (muhtemelen yüksek sosyeteye mensup ailelerde böyleydi) kızların ailenin uygun bulduğu damat adaylarıyla evlenmelerini gerektirmektedir. Ancak bu durumda her zaman mutlu evlilikler yaşanamamaktadır elbette. Anna’da veya onun erkek kardeşi Stephan Arkadyeviç’te olduğu gibi. Anna yakışıklı ve genç subay Kont Vronski ile karşılaşmasaydı veya Kont kendisine âşık olup peşine düşmeseydi, belki mutsuz evliliğinin farkına varamayacaktı. Sekiz yaşındaki dünyalar sevimlisi biricik oğluyla mutlu bir hayatı olduğunu bile düşünecekti. Ancak aşkın yakıcılığı Anna’yı da sarınca artık geri dönülemez bir yola girmiş olduğu farkeden Anna uzun süre aşkı ve ailesi arasında bocaladıktan sonra kitabın içinde geçtiği zamanın toplumsal değerlerine ters düşecek ve kendisini mensup olduğu yüksek sosyete içinde küçük düşürecek bir kararla aşkını tercih edecekti. Aslında Vronski’nin bebeğini doğurduktan sonra –ki o zaman öleceğine inanmıştı ve bu inançla neredeyse ölüyordu- yaşadığı vicdan azabıyla eşinden af dilemiş ve bir süre daha devam etmeye çalışmıştı ancak sonuç olarak Anna onunla mutlu değildi. Vronski için eşini ve oğlunu terk edince beraber bütün Avrupa’yı gezip yeniden Rusya’ya döndüklerinde gördüler ki artık yüksek sosyetenin onlara bakışı pek hoş değildi bu durum hayatlarını sıkıcı hale getiriyordu. Çünkü kitaptan anlaşıldığı kadarıyla yüksek sosyetenin vazgeçilmez eğlenceleri vardı: konserler, opera, tiyatro, balolar ve kabul günleri… Takdir edersiniz ki Anna ve Vronski artık bu eğlencelere katılamıyorlardı ve artık misafirleri de pek olmuyordu. Bu durum ilişkilerinde yıpranmaya ve özellikle Anna’yı etkisi altına alacak psikolojik sorunlara sebep olacaktı. Anna günden güne bozulan psikolojisiyle verdiği kararı gözden geçirecek ve daha da saçma kararlar alacaktı.

Ne kadar doğru yaptı bilemeyiz elbette, o kısmı okuyucunun takdirine kalmıştır. Ancak bu kitapta oldukça başarılı psikolojik çözümlemeler gözlemleyebilir, 19. Yüzyıl Rusya’sının soylularının günlük hayatı, yeri geldiğinde yemek ve giyinme kültürleri, döneme has sosyal aktiviteleri, sorunları – aslında Bolşevik ihtilaline giden yolda yaşanılan zorlukların izlerini ve gün gün fakirleşen zengin kesimin sıkıntılarını – hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Dönemin yüksek sosyetesi, gözlemlerime göre çok iyi derecede Fransızca bilen, çocuklarını mutlaka İngiliz veya Fransız dadılarla yetiştiren, bir araya geldiklerinde politika veya sanat gibi entelektüel konularda konuşan kişiler olarak anlatılmış – ki mektupları ve birbirlerine hitapları bile çok kibar - (Belki de Tolstoy olanı değil olması gerekeni yazmıştır J ). Tolstoy ana karakterlerden ziyade diğer karakterleri ve onların hayatlarını da detaylı anlatmayı tercih etmiştir (ki aslında Anna ve Vronski’nin hikâyesi 200 sayfayı geçmezdi). Anna’nın erkek kardeşi Stephan, onun Doli ile artık monotonlaşmış evliliği (ve altı çocukları), Doli’nin kız kardeşi Kiti ve onun toprak ağası Levin ile evliliği (köylülerin yaşamını ve soylu-köylü ilişkisini az da olsa burada anlatılanlardan anlayabiliyoruz), Levin’in erkek kardeşleri ile ilişkisi vb. Ancak onların hayatları da ilginç. Tahminimce sıkılmadan okunabilecek birkaç klasikten biridir. Okumaya fırsatı olmamış herkese tavsiye ederim.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Sultanı Öldürmek - Ahmet Ümit


Ahmet Ümit’i severim. “Beyoğlu Rapsodisi”ni lisede iken okumuştum ve çok beğenmiştim. Daha sonrasında aynı zevki alırım düşüncesiyle başladığım hiç bir kitabını o şekilde sevemedim. Bu kitabı almam da biraz tesadüf oldu. 2012 Tüyap kitap fuarında indirimli kitap alabilmek için gittiğim gün Ahmet Ümit’in imza günüymüş meğer. Ona bir kitap imzalatmak istedim ve nedense okumadığım kitapları arasında elim bu kitaba gitti (keşke başka kitabını alsaydım :)). Çok ilginç başlamıştı aslında. Orta yaşı çoktan geride bırakmış bir tarih profesörünü (Müştak – Ahmet Ümit bu ismi çok aradı galiba) ve yıllar önce (21 yıl) onu terk ederek Amerika’ya giden ve burada çok başarılı olan başka bir tarih profesörünü (Nüzhet – bu isim de çok aranmış gibi duruyor) tanıtıyor bize önce. Yıllar sonraki ilk telefon konuşmalarında akşam yemek yemek üzerine anlaşıyorlar fakat psikojenik füg (kişinin bazen tüm belleğini kaybetmesi – kitapta hastalığın detayları anlatılıyor) hastalığı olan Müştak bey, Nüzhet Hanımın evine gittiğinde onu boynundan kitap açacağıyla (bir örneği de kendinde bulunan Osmanlı tuğralı açacak) öldürülmüş olarak buluyor. Muzdarip olduğu hastalık dolayısıyla bu cinayetten kendini sorumlu tutuyor hatta anımsayamadığı bu cinayet anı için çeşitli senaryolar yazıyor beyninde. Zira bu kadın ona o kadar acı çektirmişti ki, zaten yıllarca onu öldürmek istemişti. Kitap polislerin katili araştırması ile devam ederken ortaya ilginç olaylar çıkar. Nüzhet Hanım tarihte büyük tartışmalar yaratacak biz tez üzerine çalışıyormuş meğer ve belki de öldürülmeseydi çok konuşulacakmış: Osmanlı’da Baba – Oğul - Kardeş Katilliği (Sultan II. Murat – Fatih Sultan Mehmet ve oğlu II. Bayezid dönemi). Bu sebeple çok muhafazakar bazı ünlü tarihçilerin (Nüzhet Hanımın bir zamanlar asistanlık yaptığı yaşlı profesör ve onun şimdiki asistanları) belki de bu cinayette parmağı vardı? Veya çocukluğundan beri aralarında adı konulmamış garip bir çekim olan Müştak Bey’in kuzeni Şaziye Hanım yine görüştüklerini öğrenince kıskançlık krizine mi girmişti acaba?

Bu bilgileri daha kitabın başındayken ediniyoruz zaten. Ve sonrası – sonuna kadar – bize verilmiş gerekli gereksiz tarih bilgileriyle dolu. Fatih İstanbul’u nasıl fethetti? Babası II. Murat’la olan alakası nasıldı? Neredeyse kitabın yarısında zaten İstanbul’un eski semtlerinde düzenlenen bir fetih gezisi anlatılmaktadır. Bu bölümde neredeyse kitabı bırakıyordum ancak prensiplerim var. Başlanan kitap bitirilecektir. Neyse, kitabı bitirdim ancak biraz hayal kırıklığına uğradım. Polisiye kitap yazmak insanları şaşırtmak için hiç alakasız ve hiç ip ucu verilmemiş birini katil yapmak mıdır? Bilemiyorum. Yine de, tarihe meraklı kişilerin bu kitabi okumak hoşlarına gider diye düşünüyorum. Polisiye meraklılarını bilemem.

"Artık gençlik çok gerilerde kaldı. İhtiraslar, hırslar, kıskançlıklar, açık söyleyeyim şehvet, hepsi ağır ağır sönüyor. İster istemez geçmişe bakıyor insan....İster istemez geçmişi düşünüyor. Kimler vardı hayatımda, kimler kaldı..."

25 Aralık 2012 Salı

Başucumda Müzik - Kürşat Başar


Bu kitabı lise yıllarımda yakınımdaki tüm arkadaşlarım okumuştu (öyle pis bir huyumuz vardı, bir kitap alınır bunu on kişi okurdu). Ben okumadım, niye okumadığımı anımsamıyorum, fırsat bulamadım sanırım. Geçen gün (Aralık ayının ikinci haftası) Profilo D & R’da gezerken dikkatimi çekiverdi. Aldım, ancak okurken fark ettim ki aslında lise yıllarımda okumalıymışım bu kitabı. Hem biraz basit buldum hem de biraz sıkıldım desem yalan olmaz. Zira ben başından sonuna kadar yazarın anlatıcı olduğu (kendi açısından olayları görüp yazdığı) kitapları (karakter çok iyi bir anlatıcı değilse) pek sevmemişimdir.
Bir de kitabın karakterlerini sevmek diye bir şey var. Kitabın ana karakteri kadın çok şımarık ve tatminsizdi bence. Hayatta böyle insanlar da var elbette ve onlar da roman kahramanı olabilir. Ama sevmeyince sevmiyorsunuz işte. Canan Tan’ın “Yüreğim Seni Çok Sevdi” kitabının karakteri Aslı gibi. Ama tek farkı Aslı ne kadar tatminsiz ve sıkıcı biri olduğunun farkında değildi ve kendini iyi biri sanıyordu. Çok sinir bozucu bir kızdı yani!
Kitap bir kadının size baştan sona içini dökmesi ve sırlarını anlatması şeklinde. Açıkça bahsedilmese de, gençlik yılları 1950’lere rastlıyor ve biraz da kalbur üstü bir ailenin kızı.  Önce şaşırtıcı bir kararla bir dış işleri memuruyla (diplomat olacak) evlenip Amerika’ya gidiyor orada eşiyle sıkıcı birkaç yıl geçiriyorlar. Yeni bir atama için Ankara’ya döndüklerinde ergenlik çağlarında (14 yaşındayken) görüp hoşlandığı bir Bey ile bir baloda karşılaşıyorlar (Fuat Bey). Olgunluk çağına gelmiş Fuat Bey’in evli de olsa genç ve güzel bir kadına ilgisi kaçınılmaz elbette. Sıkıcı evliliğinden bunalmış olan genç kadının (böyle diyorum çünkü adını hiç söylemedi) da ergenlik hayali Fuat Beye (kısa zaman içinde Menderes hükümetinde bakan olacaktır kendisi) ilgisiyle aralarında dünyanın pek çok yerinde gizli gizli buluşacakları bir aşk doğacaktır. Bir rivayete göre bu kitapta anlatılan yasak aşk hikayesi 1950'lerde Dışişleri Bakanlığı yapan Fatin Rüştü Zorlu ile genç diplomat Orhan Kutlu'nun eşi Vesamet Kutlu arasında yaşanmış. Elbette ki sonu yok. Belki olurdu ama genç kadın kocasından sevdiği adam için ayrıldıktan bir süre sonra askeri darbe oldu ve tahmin edeceğiniz üzere Fuat Bey'in sonu hüsran oldu (ilk defa bir kitabın sonunu söylüyorum ama siz zaten rivayetten tahmin etmiştiniz - 1960 Darbesi ve Adnan Menderes ile beraber dönemin Dışişleri Bakanının da asılması). 
Kitabın en sevdiğim yanı pek çok olayın müzikle bütünleştirilmesi. Baloda çalan müzik, Paris’te bir sokak çalgıcısının çaldığı müzik, Fuat Bey’in armağan ettiği müzik kutusunun ezgileri... Bazı şarkıların isimlerinin verilmesi de hoşuma gitti. Romantik müzik sevenlerin (boş vakitleri varsa) bu kitabı okumak hoşlarına gidebilir.

Bir de kitabın sonundan hoşlandım. Son paragraftan yalnızca: "Hayatın bir yerinde verdiğimiz kararı değiştirip yeniden başlamak...Rastlantılar zincirini değiştirmek...Kendimizle birlikte etkilediğimiz insanların yaşam öyküsünü de yeniden kurmak...Sanki dev, çözülmesi güç bir yapbozun garip biçimli parçalarını yeniden farklı bir resim oluşturacak şekilde bir araya getirmek.... Ahh, hayır, biliyorum, o makineyi yapamadılar..."

23 Aralık 2012 Pazar

Serenad - Zülfü Livaneli

Çok sevdiğim kitaplardan biri oldu Zülfü Livaneli'nin Serenad'ı. Kitabın akıcılığının yanı sıra bugüne kadar değinilmemiş bir konudan bahsetmesi de ilgi çekici: Struma. İkinci Dünya Savaşı sırasında Romanya'dan Filistin'e gitmek için yola çıkan Yahudileri taşıyan geminin adı. Trajik sonunu artık hepimiz biliyoruz.
İstanbul Üniversitesinde halkla ilişkiler görevinde yer alan Maya Duran bu kez oldukça kibar ve hoş bir misafiri ağırlar: Alman asıllı profesör Maximilian Wagner. Onu tanıdıkça profesörün geçmişinde oldukça hüzünlü bir aşk hikayesi sakladığını öğrenecektir. Bu profesör İstanbul'da geçirdiği birkaç günde Maya'nın tüm hayatını değiştirmiştir desek yanlış olmaz. Maya hem kendisinin aslında kim olduğunu (anneannesinin ve babaannesinin etnik kimliğini) hem de yakın zamanda dünyada yaşanmış üzücü olayları (Struma faciası, Mavi Alay) öğrenir. Tabi profesörle olan samimiyeti dikkatleri üzerine çekecek ve işsiz kalacaktır. Ama hayatında açılan yeni bir ufuk bunun her şeye değer olduğuna ikna edecektir onu.
"Üç ayrı din, üç ayrı kadın ama ortak kaderler" kitapta da bahsedildiği gibi İbn Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözünün doğruluğunu bir kez daha anımsatır bize. Yeni pek çok şey öğretir bu kitap: Franz Schubert'in Serenad'ı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'dan kaçıp Türkiye'de ders veren Yahudi profesörler, bu topraklarda yazılmış Erich Auerbach'ın Mimesis'i...
Kitap okurken beğendiğim yerlerin altını çizmeyi ve bunu paylaşmayı severim. Serenad'dan yaptığım birkaç alıntı:

"Bilgi ne garip bir şeydi. Şişede hapsedilmiş bir cin gibi yıllarca duruyor, senin gelip kapağını açacağın günü bekliyordu."
"Demek ki bu ülkede zulüm, Türk,Kürt, Ermeni, Kürt, Rum, Yahudi tanımıyordu. Devletler herkese karşı zalimdi."

"Çünkü ancak hikayesi anlatılan insanlar var oluyordu."