Powered By Blogger

28 Temmuz 2013 Pazar

Güllerin Duvağı - Laura Fitzgerald

Sıcak yaz aylarında klasiklere veya sevdiğim yazarlara zaman ayırmak bile beni yoruyor. O nedenle, yine basit bir tatil kitabı seçtim kendime: Güllerin Duvağı. Aslında, kitabın özgün adının tam tercümesi bu değil, ki bu isim bence kitabı yansıtmıyor. Kitabın özgün adı Veil of Roses, bu "Peçe/Örtünün Arkasındaki Güller" şeklinde daha iyi ifade edilirdi zira kitapta İran'ın baskıcı rejiminde güzelliğini örtüler altına saklamak zorunda olan güzel genç kızlardan bahsediliyor. İran'da öğretmenlik yapan (ve işini ve yaşadığı ülkeyi kesinlikle sevmeyen) Tamila'ya ailesi yirmi yedinci yaş gününde pasaport ve Türkiye'ye uçak bileti hediye ederler. Türkiye'de Amerika için turist vizesi alan Tami'nin amacı ablası gibi özgürlükler ülkesine gidip bir daha hiç dönmemektir (bunu da kendisi gibi göçmen olan İran kökenli bir Amerikalıyla evlenerek başarmayı planlamaktadır). Aslında Tami'nin anlattığı kadarıyla İran'da hayatı o kadar kötü değildir, annesi babası gayet anlayışlı, hali vakti yerinde insanlar ve sevdikleri arkadaşları ve dostları var. Ancak İran'da yaşamak, evde farklı sokakta farklı olmak, içi farklı şey söylerken küçücük çocuklara şeriatın katı kurallarını öğretmek ve bütün gençliğini istediği şeyleri yapamadan duvar arkasında geçirmek Tami'yi hayattan ve ülkesinden soğutmuştur: "Bu arada küçücük bir dünyam olacaktı. Acı dolu, insanı boğacak kadar küçük.". Amerika'ya gittiğinde yıllar önce evlenip oraya yerleşmiş olan ablasının yanına yerleşir. Ablası onu göçmen İranlı dostları ile tanıştırır ancak işler pek yolunda gitmez. Bir taraftan İngilizce dil kursuna giden ve hep hayal ettiği gibi fotoğrafçılık yapan (özgürlüğün resimleri) Tami Amerika'da kalmasını sağlayacak bir evlilik yapmak için uygun bir İranlı aday bulamaz. Ayrıca dil kursuna giderken her gün önünden geçip kahve aldığı Starbuckstaki yakışıklı Amerikalı çocuk (Ike) da kafasını karıştırmaktadır ve vizesinin sona ereceği günler çok yaklaşmıştır.

Kitap kolay okunan bir "boş vakit öldürme" kitabı. Tatil günlerinde rahatça okunabiliyor ve kafanızı boşaltmanıza yardımcı oluyor. Kanaatimce edebi değeri olan bir kitap değil ve bol bol vaktiniz yoksa okumaya değmez. Sadece hep duyduğumuz ve içini tam olarak bilemediğimiz bir kültür hakkında bize biraz bilgi veriyor, o kadar :).

"...bir kez daha buradaki en güzel şeyin üzerinde iki defa düşünmek zorunda olmadan yaşadığım şeyler olduğunu fark ettim. Dışarıda bir erkekle oturmak ve güneşin batışını seyretmek. Hafif bir makyaj yaptığımda ya da bir erkeğe gülümsediğimde, bunun ahlaksızlık olarak görülmemesi."

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Üç Öykü - Gogol

Gogol'un Üç Öykü'sünde Petersburg Hikayelerinin en sevilen üç tanesi yer almakta: Burun, Fayton ve Palto. İlk hikaye "Burun" biraz fantastik unsurlar içeriyor. Hikayenin kahramanı bir gün uyanıyor ki burnu yok (sürekli gittiği berber burnu ekmeğin içinde bulup tıraş ederken kestiğini düşünerek korkudan nehre atmıştır). Sonra telaşla burnunu ararken onu ne hallerde görecektir! İkinci hikaye "Fayton" da rütbeli bir asker bir gün sarhoş olup, general ve mahiyetindeki subayların da bulunduğu bir partide, çok pahalıya aldığı faytonunu över ve generalin ilgisini çeker. Bunun üzerine, bir sonraki gün için generali ve mahiyetini yemeğe davet eder ancak bu daveti unutacak kadar sarhoş olmuşsa, bu işin içinden nasıl çıkacak acaba? Bilindiği üzere Gogol'un en bilinen ancak benim okuduklarım arasında en acıklı hikayesi Palto. "Palto" dünyada bir başyapıt niteliğinde kabul edilen bir hikayedir. Gogol dünya edebiyatında realizm öncülerinden kabul edilir -ki Dostoyevski realist eserleri için "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık." demiştir- ancak bu hikayede Rusya'nın çıplak gerçekliği yanında fantastik unsurlar da yer almaktadır. Hikayenin kahramanı Akakiy Akakiyeviç, kıt kanaat geçinmekte olan kendi halinde bir memurdur ve Rusya'nın soğuk ayazında kendisini hiç ısıtmayan eski bir paltosu vardır. Yeni bir palto şiddetle ihtiyacı olan Akakiy neredeyse yemesinden içmesinden kısıtlayarak zorlukla biriktirdiği parayla mahallenin terzisine yeni bir palto diktirir. Yeni paltosunun keyfini süremeden onu çaldırır ve ilgili merciilere çalıntı palto için başvurduğunda polisler kendisiyle ilgilenmezler. Bunun üzerine daha üst merciilere - bakana- kadar çıkar ancak Bakan olayı basit bularak kendisini azarlar. Üzüntüden hasta olan Akakiy Akakiyeviç kısa zaman sonra ölür. Bu olaydan sonra, Akakiy Akakiyeviç'in ruhu şehrin çeşitli yerlerinde görünmekte ve insanların sırtından paltolarını çalıp kaçmaktadır. Ne zaman huzura kavuşacağını okuyanlar görecektir! İnsanların bin bir sıkıntıyla elde ettikleri eşyaların onların hayatında ne derece önem arz ettiğinin hikayesidir Palto.
 
"Yılda dört yüz ruble kadar gelir elde eden herkesin mücadele etmek zorunda kaldığı amansız bir düşman vardır Petersburg'da. Söz konusu düşman, her ne kadar insan sağlığına iyi geldiği söylense de, bizim ünlü kuzey ayazından başka bir şey değildir."

9 Temmuz 2013 Salı

Dönüş - Ayşe Kulin

Ayşe Kulin'in son kitabını kendime tatil kitabı yaptım. Okurken fark ettim ki, Gizli Anların Yolcusu ve Bora'nın Kitabı'nın devamı bu kitap. Okunması kolay, kumsalda güneşlenirken rahatça okunabiliyor. ancak okurken ben biraz sıkıldım! Zira hep aynı şeyler tekrar ediliyor gibi geldi, sanki baş karakter olan Derya'nın kelime dağarcığında başka sözcük yok gibi: "Annesi babası boşanan tek çocuk ben miyim? Ne yani ben çocuk muyum? Neden herkes benim iyiliğimi düşünüyor, ben düşünemez miyim?" Ki, önceki kitapları okuduğum için kitapta bahsedilen gizemli olayların benim için açığa çıkacak bir tarafı yoktu, hepsini biliyordum. Dönüş'ün baş karakteri bu kez İlhami Bey veya Bora değil, İlhami Bey'in kızı Derya'ydı. Birinci kitabı okuyanlar anımsarlar, İlhami bey uzun ve güzel evliliğine rağmen cinsel tercihi değişmiş ve hayatı resmen bunalımlara sürüklenmiş bir kişiydi. Eşi kızını da alıp kendisini terk edip gittiğinde acılarıyla baş başa kalmıştı. Bu kitapta, bu olayların devamını Derya'dan öğreniyoruz. Annesiyle beraber Londra'ya giden ve orada üniversiteye başlayarak kendisine yeni bir hayat kuran Derya, babasının neden kendisini arayıp sormadığını merak etmektedir - kendisinin olanlardan haberi yok-. Günün birinde, tesadüfen bulduğu bir mektupla babasının izini sürer ve kendisini Urla yakınlarında bir bağda şarapçılık yaparken bulur ve geçmişte yaşanan olayları kendisiyle yüzleşir. Bu kitapta yeni bir karakter giriyor devreye: Derya'nın babasını bulmasına yardım eden Mimar Hakan. Bir sonraki kitabın bu gizemli karakter Hakan'ı anlatacağını tahmin ediyorum niyeyse. Bu kitaplar böyle dallanıp budaklanacak galiba.
 
Gizli Anların Yolcusu ve Boranın Kitabı'nı okumayanlar için çekici bir kitap olabilir. Ancak ben öğrenilecek herşeyi bildiğimden bana heyecanlı gelmedi okumak.
 
"...tüm eşcinsel arkadaşlarıma gösterdiğim kabullenmeyi, sevgiyi, anlayışı, sessiz kalarak, yüzüne bakmayarak babamdan esirgemekteydim. Londra'da okumaya yollandığım on beş yaşımdan beri bende hiçbir ayrıcalık duygusu yaratmayan, tepki uyandırmayan eşcinsellik, konu babam olunca niye dehşete düşürmüştü beni?...Birden utandım kendimden. İkiyüzlülüğümden, bencilliğimden utandım, rahatsız oldum." 

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Görünmez Kadınlar Ülkesinde - Qanta Ahmed (In the Land of Invisible Women)

Kitapta Suudi Arabistan'da bir yıl geçiren Müslüman bir kadın doktorun bu görevi sırasında edindiği tecrübeler ve Suudi Arabistan anıları anlatılmaktadır. Doktor Qanta Ahmed Pakistan asıllı bir İngiliz vatandaşıdır ve iyi bir tıp eğitiminin ardında Amerika'da uzmanlık alarak ünlü hastanelerde çalışmıştır. Ancak Amerika'da oturma izni yenilenmeyince ve Suudi Arabistan'da Kral Fahad Ulusal Savunma Hastanesinden oldukça dolgun bir maaşla kendisine doktorluk teklif edildiğinde, dışarıdan gizemli görünen bu ülkede biraz zaman geçirmenin kötü bir fikir olmadığını düşünür (kapitalist dünya). Ülkeye adım attığı andan itibaren eğitimli, birkaç dil bilen, tanınmış bir uzman doktor olmasına rağmen üzerinde taşıdığı "bayan" kimliğinden dolayı Suudi Arabistan'da nasıl görmezden gelindiğini fark eder. Aslında, Qanta yine şanslıdır. Zira çalıştığı hastane ülkenin en büyük ve kraliyet ailesinin de tedavi edildiği, Ortadoğu'nun ünlü doktorlarının çalıştığı bir hastanedir ve askeri bölge içinde yer aldığından, bulunduğu sınırlar içinde rahatça davranıp yaşayabilmektedir. Ancak askeri bölgenin sınırları dışına çıktığı anda karşılaştığı yoğun baskı oldukça rahatsız edicidir: çarşaf giyme mecburiyeti, yalnız taksiye binememe, ahlak polisleri tarafından sürekli sorgulanma, akrabası veya kocası olmayan bir erkekle kamuda görüşememek vb. Açıkçası Qanta bulunduğu bu değişik ortamı çok iyi gözlemlemiş ve kitapta güzel tespitler yapmış: "Kocam peçesiz olmama müsaade ediyor" Nasıl yani, bu kadın ahlak polisine kendi otoritesini değil başka bir erkeğin otoritesini sunuyordu!

Kitapta gördüğüm kadarıyla son zamanlarda Suudi Arabistan'da kadınların sosyal hayata ve çalışma hayatına dahil olması için ilerlemeler kaydedilmekte ve bazı eğitimli ailelerden gelen veya eğitim almış erkekler de buna canı gönülden destek vermektedir. Ancak, benim dikkatimi çeken bir nokta, Qanta'nın meslektaşı olan Suudi kadın doktorların "hepsinin" çok zengin ailelerden gelmiş olduğu ve İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri veya Kanada'da tıp eğitimi almış olduklarıdır. Qanta bu konuya değinmedi ancak tahminimce halihazırda Suudi Arabistan'da yalnızca zengin ailelerin kızları iyi bir eğitim alabilmektedir. Ayrıca Suudiler kendilerinden olmayanlara karşı (özellikle Güney Asyalı, koyu tenli veya daha sefil Arap ülkelerinin vatandaşları) küçümseyici davranışlara sahipler. Pakistan kökenli Qanta da birkaç yerde bu faşist davranıştan nasibini alıyor. İçeriden asla bilemeyeceğimiz bir ülke hakkında oldukça bilgi veriyor bu kitap. Tek diyebileceğim, Qanta'nın anlattıkları buz dağının görünen kısmı. Kanımca Suudi Arabistan'da kadın olmak bu kitapta anlatılandan daha da fazlası.

"Suudi ve Arap meslektaşlarımın gözünde garip bir varlıktım ben. Kadın bedeninde erkek, Müslüman adı altında bir Batılıydım. Belirlenmesi imkansız bir konumum vardı."

27 Haziran 2013 Perşembe

Su Çürüdü - Ahmet Telli

"Su Çürüdü" Ahmet Telli'nin 1980-1982 yıllarında yazdığı şiirlerinin toplandığı bir kitap. Lise yıllarımda tarih öğretmenimden ilk olarak adını duymuştum, kitap fuarına geldiğini öğrendiğimde de şiir dinletisine katılarak edindiğim bir kitabı kendisine imzalatabildim. Şiirleri okumaya yeni fırsat buldum, beğendim. Tabi, okurken şiirlerin otuz yıl önce yazıldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Zira yaşanılan bazı olumsuzluklar/karamsarlık şiirlere hakim. Aştan bahsettiği bazı dizeler de var: "Hayır! yetmiyor aşkları / ayrılıkları ve büyük / serüvenleri anlatmaya / iyi bir şiir bile bazen.". Pek çok şiirinde bir "SERÜVEN" den bahsedilir. Hep bir serüven yaşamak istiyor gibi şair, sanki yaşadığı hayat ve tecrübeleri kendisine yetmiyor gibi: "...Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta / güneşin batışını görmek ölümdür biraz / ölümdür biraz hep aynı yatakta / aynı kadınla sevişerek sabaha varmak / kitapları hep aynı raflara sıralamak / aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz / soluk soluğa yaşamalı insan / her sabah yeni bir şeyler görebilmeli / ve cehenneme dönse de bütün bir ömür / mutlaka bir şeyler değişmeli her gün..." Kitabın adı ise bir şiirden gelmiyor. Şairin yetmiş iki saat bir hücrede kapalı tutulduğu dönemde yazdığı (su bile çürüdü) kısa bir yazının adı. İnce bir kitap olması dolayısıyla okumanız çok zamanınızı almayacaktır. Tavsiye ederim.
 
Bu kentte sorular yasaklanmıştır
böyle diyorlar fısıldarcasına ve ürkek
ve diyorlar ki gidip anlatılsın bir kez
çare düşünsün tarih denilen bilici
......
ve sen ey bilici de ki:
bu masal çok anlatıldı önceleri
çocuklar da susturuldu her defa
karartıldı evlerin bütün ışıkları
 
ve direnmeyi bilmiyorsanız
kül olun savrulun dağlara taşlara
belki hayat yeniden fışkıracaktır o zaman
bu kentin ışıksız varoşlarından
......

22 Haziran 2013 Cumartesi

Mevlana'dan Yansımalar

Kör cehalet çirkefleştirir insanları !
Suskunluğum asaletimdendir....
Her lafa verilecek bir cevabım var...
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Mevlana Celaleddin Rumi

 

19 Haziran 2013 Çarşamba

1984 - George Orwell

Uzun süredir okumayı istiyordum, nihayet amacıma ulaştım. Hakkında pek çok şey duyduğum kitabı özellikle Türkiye'de son yaşananların da etkisiyle okudum. Bilindiği üzere, 1984 George Orwell'in distopik bir dünyada geçen politik bir romanı. Kitaba ilk başladığımda sayfalarca baş kahraman Sir Winston'un gözlem/duygularıyla başbaşa bırakılıyoruz ancak kitap hep böyle sıkıcı ilerlemiyor. Hatta bazı bölümleri oldukça düşündürücü ve heyecanlı. Okyanusya adı verilen ülke tek bir parti tarafından yönetiliyor ve partinin başında "Büyük Birader" (Big Brother) var. Tele-ekranlar (bu ekranlar hem görüntü verici hem de alıcı - yani izlenebiliyorsunuz da aynı zamanda) mütemadiyen parti propagandası yaparak, yalan haberlerle dış parti üyelerini etkisi altında tutmaya çalışıyor. Her mekanda bu Büyük Birader'in (gerçekten yaşayıp yaşamadığı belli değil) resimleri var ve her posterin altında aynı uyarıcı yazı: Big Brother is watching you!. Kitapta insanlar daha az düşünsün diye kısaltılmış kelimelerden oluşturulan ve yeni söylem adı verilen henüz gelişme çağında yapay bir dil var. Mesela Gerçek Bakanlığı Gerbak, düşünce suçu, suçdüşün ve düşünce polisi, düşpol olarak biliniyor ve bu şekilde kelimeler her geçen sene arttırılmaya devam ediliyor. Kahramanımız Winston Gerbakta çalışan bir dış parti üyesi ve görevi iç parti üyelerinin emriyle gazetelerin arşivlerini geriye doğru tarayarak geçmişte kalan haberleri manipule edip değiştirmek. Böylece geçmiş arşivler değiştiriliyor ve kimse bir daha olayları olduğu gibi anımsayamıyor. Bu durum ger geçen gün Winston'u daha fazla düşünmeye sevk ediyor ve zamanla kendisini partinin isteklerinin tam tersini yaparken buluyor. Ancak hiç kimse yıllardır despot rejim altında içlerine işlemiş korkudan tam olarak sıyrılamıyor. Hikayenin çok iyi kurgulanmış olduğunu düşünüyorum ve okumayı seven ve henüz okumamış herkese tavsiye ediyorum. İşte bu söz de hikayenin ana fikrini oluşturuyor:
 
"Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar." (He who controls the past controls the future. He who controls the present controls the past."

10 Haziran 2013 Pazartesi

Satranç - Stefan Zweig

Tıp okuyan bir arkadaşım yetersiz uyarılmadan bahsederken bu kitabı örnek vermişti. Bu şekilde kitap da ilgimi çekti ve bu hafta sonu okuyup bitirdim. Kitap dünyaca ünlü ve kibirli bir satranç ustasının gemide birkaç hırslı satranç severle yaptığı satranç oyunu ile başlıyor ve oyuna müdahele ederek bu üblü satranç ustasını yenen yaşlı ve tuhaf bir adamın hikayesi ile devam ediyor.  Hikaye, yetersiz uyarılmanın insan psikolojisinde yarattığı yıkım anlatılmaktadır. Dünyada ikinci dünya savaşı yaşanırken Hitler'in Avusturya'yı da işgal etmesi sonucu, mevcut hükümete yakınlığından şüphelenilen Dr. B. da sorgulanmak üzere Gestapo tarafından hapsedilir. Ancak bu hapis diğer insanlara yapılan gibi parmaklıklar arasında değildir ve kendisine fiziksel işkence de yapılmaz. Sadece içinde bir yatak, bir koltuk, bir leğen bulunan bir otel odasına kapatılır ve düzenli aralıklarla sorgulanır. İçerideki hiçlik zaman içinde kendisini rahatsız etmeye başlar ve günler geçtikçe tüm direnci kırılır. Bu sırada sorgu odasında sorgulanmayı beklerken bir asker paltosunun cebinden çaldığı bir kitap (kitap satrançla ilgilidir) kapalı tutulduğu yerde kendisine bir eğlence olur. Önce hayalinda yarattığı satranç tahtasında kendi kendiyle satranç oynar, günlerce devam ettirir ancak zaman geçtikçe bu durumun da sakıncaları ortaya çıkacaktır. Hikayeyi beğendim, okumanızı tavsiye ediyorum.
 
"Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yolula dışardan değil, içeriden yaratılacaktı."

4 Haziran 2013 Salı

Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli

Kitaba bir arkadaşımın tavsiyesi ile başladım. Doğrusunu söylemek gerekirse ilginç bir kitaptı, sevdim. Kitapta başından türlü olaylar geçen ve bu sebeple insanlara güveni azalan ve insanlara karşı dokunma fobisi geliştiren bir mühendisin emekli olduktan sonra İstanbul'a bir saat mesafedeki Podima köyündeki mütevazi yaşamı anlatılır. Ahmet olarak bilinen bu mühendisin Podima köyündeki kitaplarıyla olan sessiz yaşamı, yine kendisi gibi şehirden kaçan entellektüel bir çiftin gece davetinden sonra evin hanımı genç ve güzel Arzu'nun öldürülmesiyle biraz değişir. Zira Arzu'nun eşinin Güzel Sanatlar Akademisinde profesör ve belli kesimlerce tanınan bir ressam olması dolayısıyla olay medyanın dikkatini çekmiştir ve köye gazeteciler akın etmiştir. Bu gazeteciler arasında genç ve hırslı bir kız, Arzu ile tanışıklığı sebebiyle bu tuhaf mühendis beyle iletişime geçmeye çabalar. İnsanlarla arası pek iyi olmayan mühendis bey ilk olarak konuşmak istemese de, bu hırslı gazeteci kızdan hoşlanır ve kendisine ilginç hikayeler (kardeşinin hikayesi) anlatarak ve biraz da kendinden bahsederek onu uzun süre yanında tutar. Tabi bu hikayelerden, asıl olayımız gibi görünen cinayetle ilgili bazı ip uçları ediniriz (ben katili tahmin etmiştim mesela). Ancak, kitabın sürprizi bu değil, kaldı ki, cinayet kanaatimce kitabın asıl konusu değil. Asıl çarpıcı olan olay bizi kitabın sonunda bekliyor olacak. Kitabın sonu yazılırken hukukçulardan destek alınması yerinde olmuş :)
 
"Bak bu Anna Karenina, aşk yüzünden intihar; bu Bovary o da aşk yüzünden intihar; bu Werther; o da aynı şekilde; bu Othello, aşk yüzünden cinayet; bu Fuzuli'den Leyla ile Mecnun....Söylüyorum sana, dünyanın en tehlikeli duygusu aşktır. İnsanları felakete sürükler."

28 Mayıs 2013 Salı

Küçük Kara Balık - Samed Behrengi

Ne kadar araştırsam da Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık'ı hangi yıl yazdığını bulamadım. Ancak tahminime göre 1966 - 1968 yılları arasında bir tarihte yazıldı. Zira Behrengi ilk masalını 1966 yılında yazmış ve Küçük Kara Balık 1968'de Çocuk Kitapları Şurası tarafından İran'da yılın kitabı seçilmiş. Dünyada pek çok ödül alan bu kitap 12 Eylül Askeri darbesinden sonra Türkiye'de yasaklanmış ve İran'da ise hala yasaklı kitaplar arasındaymış. Yasaklanmak istenmesinden de anlaşılacağı üzere, masal kitabı olsa da, toplumun dayattığı dogmaları sorgulamak ve her ne pahasına olursa olsun bunlara direnebilmeyi anlatır. Bu masalı biraz hüzünlenerek okudum. Bu hüznümün en büyük sebebi Behrengi'nin bu güzel masalları yazdıktan sonra şüpheli bir şekilde genç yaşında ölümü. Tebriz doğumlu ve Azeri kökenli olan Behrengi İran'da köy öğretmenliği yapmış ve Azerbaycan kırsal kesiminde Türk halk masallarını derleyerek kendi alegorik masallarını yazmıştır. Küçük Kara Balık'ta yaşadığı derenin sonunu merak eden ve dünyayı keşfetmek isteyen bir balığın macerası anlatılır: "Anneciğim ben istemiyorumbu günden sonra boş boş dolaşmak. Artık tek amacım var; içinde yaşadığımız bu derenin sonuna ulaşmak!"  Bu balığın bu isteğini duyan annesi ve derenin yaşlı balıkların ona hiç de anlayış göstermezler. Özellikle yaşlı balıklar (ki bu balıklar kendileri isteyipte gençliklerinde bu macerayı gerçekleştirememiş gibiler) kara balığın çok üstüne giderler ve kaçmasa neredeyse onu öldüreceklerdir. Kaçarak macerasına başlayan küçük kara balık, önce bir çağlayandan gölete atlar ve kurbağa yavrularıyla karşılaşır. Sonrasında göletin ırmağa bağlandığı yerden ilerleyerek başka balıklarla tanışır, balıkların korkulu rüyası pelikan ile karşılaşır. Irmakta bir kertenkelenin kendisine verdiği bıçak ile yoluna devam eden küçük kara balık denize ulaştığında karabatak ve testere balığı gibi tehlikelerle de karşılaşacaktır. Bu macera boyunca kara balığın değişik yerlerde edindiği tecrübeleri ve verdiği hayat derslerini okumak oldukça keyifli. Kitabı -hangi yaşta olursa olsun- henüz okumamış herkese tavsiye ediyorum.
 
"Ölüm korkutmuyor beni eskisi gibi artık, diye düşünmüş küçük kara balık. Biliyorum ki, herkesi bulan ölüm, mutlaka beni de bulacak. Önemli olan, yaşamımın ve ölümümün başkaları üstünde etkisi ne olacak?"

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Aşk - Toni Morrison

1993 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Toni Morrison bu romanında siyah kadınların yaşantısını ve hayata bakışlarını irdelemiş. Duyduğum kadarıyla diğer romanları da benzer konulara sahip (Katran Bebek veya Sula romanları). Nedense kitaptan çok fazla bir beklentim yoktu :). Öyle de oldu, çok beğenmedim. Nedenini bilmiyorum, belki olayların biraz yavaş akması veya pek çok sorumun cevapsız kalması yüzünden. Sonuçta beklentim yüksek olmadığı için kitap bittiğinde hayal kırıklığına uğramadım ancak kitabın sonunu sevdim. Kitap, Silk adı verilen ve siyahların yaşadığı bir sahil kasabasında hayatlarını aynı evde ancak birbirlerinden nefret ederek sürdüren iki yaşlı bayanın hikayesini anlatıyor. Sık sık anımsamalar şeklinde (flashback) ilerliyor ve böylece kitabın sonuna yaklaştığımızda bu kadınların neden birbirlerinden nefret ettiğini ve yaşamları boyunca başlarından neler geçtiğini öğreniyoruz. Kanaatimce kitabın adının tercümesi doğru yapılmadı (İngilizcesi Love ve "Aşk"tan ziyade, "Sevgi" adıyla tercümes edilmesi daha uygun olurdu). Aşktan bahsediliyor evet ama özellikle kadınların ilişkilerine yoğunlaşıldığı için bu kitap bir "Sevgi" kitabı. iki kadın üzerinden temiz bir çocukluk sevgisi ile başlayan ilişkilerin nasıl olup da katı bir nefrete ve kör bir hırsa dönüştüğünün hikayesi anlatılırken, çevrelerinde yer alan diğer kadınların da hikayelerine yer veriliyor. Kitabın jönü ve Silk'te otel sahibi olan Bay Cosey'in kendi karısı ile ilişkisi başlıyor önce, ve gelini May, torunu Christine, oteli çekip çeviren aşçı L. ve ikinci eşi Heed'in aileye dahil olması, Heed'in yaşlılığında ona hizmet eden genç ve güzel Junior'ın hayata karşı hırsı biraz yavan bir dille anlatılıyor. En çok sevdiğim yer bir dedenin torununa kadınlar hakkında yaptığı tavsiye, bu dede kadınları ve hayatı doğru gözlemlemiş kanaatimce. Kolay kolay karşılaşamayacağımız bir anlatım şekline sahip kitap. Bu nedenle okunabilir düşüncesindeyim ancak yine de beklentiyi yüksek tutmamak gerekiyor.
 
"......tabutunun sağında, öteki solunda, öylece dikilirken aslında balla kurum kadar farklı olan yüzleri tıpatıp aynı görünüyordu: nefret yüzünden. Nefret, kendinden başka her şeyi yakıp yıkar, böylece çektiğin acının nedeni ne olursa olsun, yüzün tıpkı düşmanının yüzüne benzer.

21 Mayıs 2013 Salı

Forbes Cinayetleri - Mehmet Anıl

Bu kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Kitap bir gazete haberi ile başlıyor: İzmir - Buca'da bulunan Forbes Caddesindeki Güneş apartmanında 6 Aralık 1974'te 6 kadın katledildi. Bu haber ile başlayan kitap katilin kendi savunmasıyla devam ediyor. Aslında bu cinayetlerin katili kitabın başında belli: bir doktor. Kitap boyunca da onu bu cinayetlere iten sebepleri incelemiş oluyoruz. Aslında katili biz biliyoruz ancak polis bilmiyor ve tam 30 yıl boyunca cinayetlerin faili yakalanmıyor. İşin tuhaf yanı, bu akıl hastası doktor kendisini özgürlük savaşçısı ilan ediyor ("Yaz kızım, ben bir özgürlük savaşçısıyım...) ve en ufak bir vicdan azabı bile duymuyor işlediği cinayetler için. Aslında bir tanesini oldukça soğukkanlılıkla, planlayarak ve belki de çok doğru bir şey yaptığını düşünerek yapıyor. Hayat ona saygınlık, para, insanın hayatta bir kez karşılaşabileceği ve çok mutlu olabileceği güzel bir eş adayı çıkarmışken yaptıkları dolayısıyla bu doktor Ferit'i hiç sevmedim. Adam aslında bir akıl hastası ancak zeki bir adam olduğu için sevmeme hakkı görüyorum kendimde. Zira, yaptıklarının iyi veya kötü olduğu ayırabiliyordu. Tepehisar'da doktorluk yaparken kontrol manyağı babasıyla beraber yaşarken her şey o kadar da kontrolden çıkmış değildi. Yalnızca akşamları birkaç kadeh içerek hayal alemine dalıp hayallerinde "Rüya" adını verdiği zamanla mükemmelleştirdiği bir kadınla beraber oluyordu. Babası öldükten sonra hayatına karışan olmayınca bu içkinin de dozu artmaya başladı. Aslında hayatı boyunca bu şekilde yaşabilirdi ancak ne yazıkki hayat onun karşısına yaşama sevinciyle dolu, güleryüzlü, dünya tatlısı bir kadın çıkardı. Sonrasında dengesi bozulan doktor Rüya ile bu kadın arasında gidip gelirken yaşadığı bunalımı "sarkaç" diye tabir edecekti.
 
Çok farklı bir kitap, oldukça ilginç bir karakteri barındırıyor. Gündelik hayatından ziyade hayal aleminde yaşamak isteyen bu karakterin kendisini savunmak istemeden cinayet sebeplerini içtenlikle anlattığı bu kitap (bazı bölümleri biraz fazla tekrar etse de) okunmaya değer bir kurguya sahip.
 
"Suçsuzum Hakim, çünkü ben bir katil değil özgürlük savaşçısıyım, beni sıradan nedenlerle adam öldürenlerin yasalarıyla yargılayamazsın. Bana özel yasalar bulacaksın. Katil sözcüğünü, sizin dünyanızdaki olumsuz anlamıyla reddediyorum. Durumumu ifade edecek sözcüğün ne olduğunu şimdilik bilmiyorum ama katil değil."

7 Mayıs 2013 Salı

Kahperengi - Hande Altaylı

Kolay okunan akıcı bir kitap. Bu sebeple birkaç günde bitirebiliyorsunuz. Kitap geçmişten gelen bölümler (flashback) şeklinde ilerliyor ve kahramanımız Narin'in çocukluğundan, gençliğinden ve günümüzden yapılan alıntılarla bütünü bir araya getiriyoruz. Bununla beraber kitabın yazınsal değeri çok yüksek değil. Konusu ilginç olsa da, bu yönüyle boş vakitlerde veya tatilde okunacak bir kitap olduğu düşüncesindeyim. Narin, sevgisiz bir ailede sefalet içinde büyümüş bir genç kız. Bu mutsuz tablonun en büyük sorumlusu babası Moskof Recep. Moskof Recep yakışıklı ve dikkat çekici bir adam olmasına rağmen, parası olmadığı için paralı olduğunu düşündüğü ama çok çirkin olan Kara Hatice'yle evlenir. Hem hayatı umduğu gibi ilerlemez, hem de kendisi gibi sarışın ve güzel olmalarına rağmen Kara Hatice'den izler taşıdığına inandığı çocuklarını bir türlü sevemez. Narin hem abisinden ve babasından şiddet görerek büyür. Futbolcu olacakken vurularak sakat kalan abisi henüz hastanedeyken komşularının karısıyla kaçan babasının ardından, İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesini kazanan Narin de ailesini bir daha görmemek üzere terk eder. İstanbul'da tesadüfen karşılaştığı Hukuk Fakültesinden de arkadaşı olan Deniz ile samimiyeti ilerleyen Narin, yine onun sayesinde hayatını düzene koyar ve başarılı bir avukat olur. Ancak, yılarca kaçtığı geçmişiyle, gençlik aşkı Fırat'ın hayattaki tek yakını Deniz'in kızkardeşi Irmak ile sevgili olması sonucu yeniden yüzleşmek zorunda kalır.
 
Kitapla ilgili çok eleştiri yapıldı. İçinde bazı tutarsızlıklar olduğu tespitini ben de yaptım. Şimdi "spoiler" olmaması adına açıkça yazmayayım :). Ancak, şu "kahperengi" kelimesinin kitabı tam yansıtamadığına katılıyorum. Kahperengi, kocası komşunun karısıyla kaçtıktan sonra kadının güzel kahverengi gözleri için Kara Hatice'nin yaptığı yakıştırma. Ama bu komşu kadın, ana karakter değil. Narin'in Fırat'ın iri kahverengi gözlerini tıpkı bu kadının gözlerine benzetmesi önemli bir detay olabilirdi ancak Fırat bir kahpelik yapsaydı daha etkili olurdu sanki?
 
"Bazen başladığın yere dönebilmek için dünyayı dolaşman gerekiyordu."

2 Mayıs 2013 Perşembe

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali


Sabahattin Ali'nin kitaplarını okumayı seviyorum. Ancak şimdiye kadar hiçbir kitabını Kürk Mantolu Madonna kadar sevemedim. Aslında Kuyucaklı Yusuf'u heyecanla okudum fakat aklımda bazı sorular kaldı ve yazar bu soruları cevaplamadı :). Yazıldığı dönem itibariyle halkın be hükümetin gözlemi çok iyi yapılmış. Anadolu insanı, düşünüş ve yaşayış tarzları başarılı bir gözlemle okuyucuya sunulmuş. Kitapta annesi-babası eşkıyalar tarafından öldürülen Yusuf'un o bölgenin kaymakamı tarafından evlat edinilmesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılmaktadır. Kaymakam beyin eşi bu durumdan hoşnut olmasa da bir süre sonra herkes bu duruma alışır. Kaymakamın tayininin Edremit'e çıkması sonucu burada yeni bir yaşama başlarlar. Yusuf okumak istemez, satın alınan küçük bir zeytinlikte işçiler ile birlikte vakit geçirir. Bu arada Kaymakam beyin küçük kızı Muazzez de büyümüştür. Dikkat çekici bir genç kız olması ve kaymakamın kızı olması dolayısıyla bazı talipleri olur. Bu durum Yusuf'un hoşuna gitmez ancak kıskançlığı bir abinin kardeşini kıskanması gibi değildir. Muazzez de Yusuf'a karşı boş değildir. Bu sebeple bir gün beraber kaçarlar ve evlendikten sonra kaymakam beyin ricası sonrasında geri dönerler. Yusuf kaymakamlıkta işe başlar ve çok kısa bir süre sonra kaymakam bey ölür. Sonrasında hayatları değişir, daha fakirleşirler, Yusuf tahsildar olarak atandığı için köy köy gezip vergi toplamaya gidip günlerce dönmez. Annesi Şahinde Hanımla yalnız kalan Muazzez de yavaş yavaş annesinin sözünü dinlemeye başlar, yaşının küçük olmasından olsa gerek, pek çok şeyi neden yaptığını düşünmez bile. Yusuf da durumu öğrendiğinde verdiği tepkinin sonuçlarını düşünmez.
 
"'Saadet hayatı olduğu gibi kabul etmektir.' Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli ne de ondan bir şey eksiltmeli... Bazı şeyler vardır canımızı sıkar; "Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı!" deriz. Bazı şeyler de mevcut değildir. İçimizden bunların olmasını ister, hatta bu uğurda çalışırız. İkisi de saçma ve faydasızdır. İnsan dediğin varlık hiçbir şeyi değiştiremez. Bunun için gönlünün rahat olması istersen gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri oraya getirmek sevdasına kapılma...Sonra en mühimi: Kendini halinden şikayet etmeye alıştırma! Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez; kendine etmiş olursun."

25 Nisan 2013 Perşembe

Madam Bovary - Gustave Flaubert

1857 yılında basılmış olan bu roman edebiyatçılar tarafından çağdaş ilk realist roman olarak değerlendirilmiştir. Yazıldığı dönemde içeriği sebebiyle büyük tepkiler toplamış ve toplumun bazı kesiminin Flaubert'e cephe almasına sebep olmuş bir kitaptır. Ancak, burjuvazi kadınlarının sıkıntılarını ve ruhsal bunalımlarını anlattığı için kadınlar tarafından sevilmiştir. Ayrıca, Time dergisi tarafından 2007 yılında "tüm zamanların en iyi on kitabı" listesinde Tolstoy'un Anna Karenina'sının ardından ikinci seçilmiştir. Birinci ve ikinci kitabın oldukça yakın konular içerdiğine dikkat çekmek isterim :). Ancak kahramanların psikolojileri arasında biraz farklılık var. Emma Bovary tatminsiz bir kadın, daha doğrusu sahip olduklarıyla yetinmeyi ve mutlu olmayı başaramamış birisi. Doktor olan eşi Charles Bovary ise neredeyse tam tersi: saygın bir mesleği, güzel bir eşi, sıcak ve huzurlu bir yuvası olduğuna inandığı için mutlu bir adam. Kabul etmek gerekirse biraz da sıkıcı. Bayan Bovary evlenerek kurtulduğu köy hayatından sonra kasabada sıkıcı bir doktorla yaşamayı da beğenmeyerek daha lüks, pahalı elbiseler ve seçkin insanlarla dolu bir yaşamı arzular (muhtemelen bulsaydı bunu da beğenmeyecekti). Bu sebeple kendini hayallere, resim yapmaya, piyanosuna ve duygusal romanlar okumaya verir.  Bay Bovary eşinin bazı psikolojik sorunları olduğunu fark ettiğinde hava değişiminin ona iyi geleceğini düşünerek başka bir kasabada doktorluk yapmaya başlar. Bayan Bovary ilk günlerde biraz memnun olsa da, yine aynı umutsuzluğun içinde bulur kendini. Bebeği olduktan sonra da bu durum değişmez. Başka adamlarla yasak ilişkiler yaşar, kasabanın satıcısından saçma sapan alışverişler yapar. Bu kasabada işleri yolunda gitmeyen Bay Bovary'nin ise maddi sıkıntıları baş gösterir. Bayan Bovary ise daha çok şehvet, daha çok alışveriş peşinde koşmak için senetler imzalayarak büyük borçların altına girer ve bunları uzun süre eşinden saklamayı başarır. Ancak artık köşeye sıkışacağı ve kaçayacağı zaman da gelecektir.
 
Cahrles Bovary'nin naif mutluluğu kitap boyunca beni üzdü, bütün gün hastalarıyla ilgilendikten sonra eve gelip huzur buluyordu adam: "Yalnız, her akşam alev alev yanan bir ateş, hazır bir sofra, yumuşak bir koltuk buluyordu; bir de ince bir zevkle süslenmiş, tazelik, serinlik kokan hoş bir kadın."
 
"Kitap okurken hiçbir şey düşünmezsiniz. Saatler geçer. Görür gibi olduğunuz ülkelerde hiç kımıldamadan dolaşırsınız. Zihniniz anlatılanlara dolanarak ayrıntılara dalar ya da serüvenlere takılıp gider, romanın kişilerine karışır. Onların giysileri içinde yüreği atan sizsinizdir sanki."