Hiçbir şey, iyi bir kitap kadar keyif vermez, heyecanlandırmaz, ilham vermez, teşvik etmez, eğitmez, büyülemez veya eğlendirmez ❤ ❤
19 Şubat 2019 Salı
7 Şubat 2019 Perşembe
Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları - Haruki Murakami
Daha önce Haruki Murakami'nin Yaban Koyununun İzinde kitabını okumuştum, üzerinden uzun bir zaman geçti ancak çok beğendiğimi ve Murakami'nin tarzını enteresan bulduğumu anımsıyorum. Bu kitabı da geçen hafta bir arkadaşım bana armağan olarak almış, ben de Murakami'nin üzerimde olumlu bir etkisi olduğu için hemen okudum. Açıkçası bazı küçük eleştirilerim de olsa kolay okunan ve merak uyandıran kurgusunun da etkisiyle bu kitabı da beğendim. Kitaptaki her şey Tsukuru Tazaki'nin hayatının bir döneminde geçmişiyle yüzleşmeye karar vermesiyle başlıyor. Otuz altı yaşında, Tokyo'da yaşayan ve kendi deyimiyle "silik ve renksiz bir kişi" olan Tazaki, bir gün hayatının son on altı yılını kuşatan içsel karanlığına ve artık kanamadığını düşündüğü ancak içten içten kanayan yarasına en azından cevap bulabilmek için lise yıllarında bıraktığı dört arkadaşı ile yeniden görüşmeye karar verir. Çünkü, Tazaki, üniversiteye yeni başladığında, henüz yirmi yaşında iken, eskiden çok uyumlu bir grup olduklarını düşündüğü dört lise arkadaşı tarafından birdenbire reddedilmiştir. Bunun nedenini hiçbir zaman sorgulamaz, arkadaşları da hiçbir zaman açıklamazlar. Yalnızlığın ve dışlanmışlığın da etkisiyle yıllarca bu acıyla yaşayan Tazaki, yeni tanıştığı bir kadının da cesaretlendirmesiyle, yıllar önce kendisini neredeyse intihara etmenin kıyısından döndüren bu terk edilişin nedenleri için sılaya doğru yola çıkar.Aslında en başta Tazaki'nin neden bu terk edilişin altında yatan sebepleri o sırada sorgulamadığını okurken akla gelen konulardan birisi. Ancak Tazaki zaten arkadaşlıkları boyunca da diğer dört arkadaşının adında renkler bulunması ve kendisinde bulunmadığı ve bu nedenle rengarenk olan bu gruba renk katamadığı için bu gruba tam uymadığı gibi tuhaf bir hisse kapılmıştır. Hatta onları Nagoya'da bırakıp Tokyo'ya okumaya gittiği için kendisini cezalandırdıklarını bile düşünmeye başlamıştır. Belki de bu nedenle kendisini bıçak gibi kesip atmalarını sorgulamak, arkasındaki nedenle yüzleşmek de istemez. Fakat ortada çok acı çektiği gibi bir gerçek de vardır.
Murakami kitabı okurken akla gelebilecek pek çok soruyu cevapsız bıraksa da, modern-sıradan şehirli insanın yalnızlığı ve bunalımlarını çok iyi anlatmış diye düşünüyorum. Bu nedenle okumanızı ve okurken okuyucuya sunulan gizemli olayların açıklamasının size bırakıldığını akılda tutmanızı tavsiye ederim. Kitabı okurken kitaba adını veren Franz Liszt'in Hac Yılları eserinin bir bölümü olan "Le Mal du Pays" parçasını da dinlerseniz farklı bir zevk alacağınızdan eminim.
"Tsukuru Tazaki'nin ölüm düşüncesine kendini böylesine güçlü bir şekilde kaptırmasının nedeni açıktı. Bir gün en yakın dört arkadaşı, "Biz artık beni görmek, seninle konuşmak istemiyoruz" deyivermişlerdi. Doğrudan, ödün vermez bir şekilde, birdenbire. Bir de böylesine sert bir şekilde ilan edilen bu karara neden maruz kaldığına dair tek bir açıklama bile yapmamışlardı. O da sormaya cesaret edememişti."
30 Ocak 2019 Çarşamba
18 Ocak 2019 Cuma
9 Ocak 2019 Çarşamba
28 Aralık 2018 Cuma
Sanık - John Grisham
Son zamanlarda -bir hukuk magazin dergisinde de yazıyor olduğum için- ara ara hukuk konulu kitapları okumaya özen gösteriyorum. Bu nedenle bazı bloglarda veya kitap tanıtım yazılarında da "adli gerilim" (legal thriller) dediğimiz türde başarılı eserler verdiği belirtilen John Grisham'ın adını duyunca kitaplarından birini okumak istedim. Sanırım başlangıç için iyi bir kitap seçmedim :). Grisham, annesi ve babası avukat olan ve bu nedenle de hukuki mevzulara çok aşina olan zeki bir çocuk karakter yaratarak (Theodore Boone) şimdiye kadar yayınlanan altı kitabında bu karaktere yer vermiş. Tesadüfen seçtiğim "Sanık" kitabı da Theodore Boone'un maceralarından birisi. Sanık'ta henüz lise öğrencisi olan Theodore, günlük hayatında da hukuki/adli konulara ilgi duyduğu için, kasabada görülen önemli davalara da gözlemci olarak katılmakta ve okuldakilere bu dava hakkında bilgilendirme de yapmaktadır. Kasaba ise son zamanlarda önemli bir cinayet davası ile çalkalanmaktadır, zengin bir adamın genç ve güzel karısı ölü bulunmuştur ve bütün şüpheler koca üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu dava kasabayı o kadar meşgul etmiştir ki, bu olay dışında konuşulan bir konu yoktur. Kasabalı bu davanın magazinsel yönü ile meşgul olurken, Theodore Boone aslında bir düşmanı olduğunu fark eder. Bu nedenle artık ilgi duyduğu adli konuların merkezinde kendisi vardır ve tüm gözler üzerindedir.John Grisham kitaplarına başlamak için iyi bir seçim yapmadığımı düşündüğümü belirtmiştim. Zira bu kitabını pek sevmedim çünkü Theodore Boone bir kitap serisinin karakteri olmak için çok yetersizdi (toydu) ve hikayede çok fazla dikkat dağıtan -ilgisiz- etken vardı. Sanki bu kitap yıllarca kitapları filme çekilen başarılı yazar Grisham'ın bir eseri değil gibiydi, bu kadar iddialı olabilirim. Zira 1991 yılında basılan ve 1993 yılında filme uyarlanan kitabı Şirket'in (The Firm), Pelikan Dosyası'nın (The Pelican Brief), Öldürme Zamanı (A Time to Kill) ve Jüri (Runaway Jury)'nin ne kadar güçlü senaryoya sahip kült filmler olduğu düşünülünce, Sanık çok zayıf bir hikaye olarak kalıyor. Adli gerilim meraklısıysanız okuyabilirsiniz ama John Grisham'ın eski kitaplarını okumak sanırım daha iyi bir fikir gibi görünüyor.
"Jüri sıraları boştu. Theo daha önce pek çok duruşma izlediğinden jüri üyelerinin salona en son alındığını biliyordu. Yargıç kürsüsünün arkasında duran kare şeklindeki büyük duvar saati 08.59'u gösterirken savcılar yüzlerinde her zamanki ciddi ifadeyle yan kapıdan aceleyle içeri girdiler. En önce yıllardır bu Strattenburg'da görev yapan tecrübeli savcı Jack Hogan vardı."
14 Aralık 2018 Cuma
Dikiş Nakış - Marjane Satrapi
Kara mizah ustası Marjane Satrapi'nin çizgi romanlarını çok seviyorum, sahip olduğu gözlem yeteneğini başarılı bir şekilde kullanarak çok güzel hikayeler ortaya çıkarıyor. Daha önce Azrail'i Beklerken ve Persepolis isimli çizgi romanları hakkında yazarken de belirttiğim gibi, Satrapi doğu-batı vizyonuna sahip biri olarak, akıcı fakat konu bakımından vurucu eserler meydana getiriyor, bunun sonucu olarak da çizgi roman sevenlerce kısa sürede keyifle okunuyor. Dikiş Nakış da bu çerçevede bir solukta okunan kısa ama etkili bir hikaye sunuyor okuyucuya! Kadınların baş kahraman olduğu bu hikâyeyi okurken İran'ın bambaşka bir yönünü görüyorsunuz: Kapalı kapılar ardında, kültürlerinin bir parçası olan semaver seansındaki kadınların "çok özel" çay sohbetlerini. Bu nedenle bu çizgi romanda anlatılan hikaye daha çok kadınlara hitap ediyor gibi desek de yalan olmaz. Neler konuşulmuyor ki semaver başındaki kadın kadına sohbetlerde? Cinsel deneyimler, gizli evlilik sırları, estetik ameliyatlar, geçmişte kalan aşklar... Tabi her hikayenin arka planında Türkiye'de yaşayan her kadının rahatlıkla anlayabileceği üçüncü dünya problemleri, toplumda var olma çabaları, yaşanan mahalle baskısı, kimlik arayışı ve cinsel tabular var. Anlatılan her hikaye aynı zamanda geçmişten bugüne değişen İran rejiminin de kapalı kapılar ardına nasıl yansıdığını göstermekte.Dikiş Nakış da tarz olarak Persepolis'e benziyor, çizimler çizgi roman tekniği ile karşılaştırıldığında daha basit kalıyor ve siyah beyaz yapılmış. Ancak Satrapi'nin hikayesindeki içtenlik ve akıcılık içeriğe odaklanmanızı sağladığı için çizimlere dikkat etmenize gerek bile kalmıyor. Satrapi Persepolis ile kendini yeterince kanıtlamış bir çizgi roman sanatçısı olduğu için ayrıca bir nitelik belirtmeye ya da bu kitabını övmeye de ihtiyaç duymuyorum, bu kitabı -özellikle kadınlara- mutlaka tavsiye ediyorum. İyi okumalar!
Satrapi'nin "Persepolis" çizgi romanı hakkında:
Satrapi'nin "Azrail'i Beklerken" çizgi romanı hakkında:
11 Aralık 2018 Salı
Yüce Tanrı Pan - Arthur Machen
Arthur Machen'in karanlık kitaplık serisine dahil edilen bu eseri, her ne kadar korku hikayelerinin en başarılı yazarları arasında sayılan Stephen King tarafından yazılmış en iyi korku öyküsü olarak tanımlansa da, benim tarafsız kalmayı tarafsız kalmayı tercih ettiğim bir kitap. Aslında Machen'in anlatımı/üslubu çağına göre çok başarılıydı ve sonlara doğru gelince hikayeyi de beğendim ama kitabın ilk bölümlerinde yazarın pek çok detayı okuyucunun hayal gücüne bırakması gerçekten hoşuma gitmedi. Bununla beraber Yüce Tanrı Pan'ın bazı dikkat çeken unsurları da yok değil, mesela 1890 yılında yazılmış olması gibi. Bu açıdan, yazıldığı yıl itibariyle düşünüldüğünde fantezi/korku edebiyatının ilk örneklerinden birisi olduğunu söylemek yerinde olacak. Zaten kitaptaki olaylar da on dokuzuncu yüzyılın çılgın İngiliz doktorlarını doğrulamak ister gibi başlamakta: Vücut anatomisi ile birlikte metafizik olaylara ilgi duyan Dr. Raymond'un ruhani dünyaya erişebilmek için yaptığı küçük bir deney ile başlıyor her şey. Dr. Raymond'un amacı yalnızca ruhani dünya ile fiziki dünya arasındaki perdeyi kaldırmak ve Yunan mitolojisinin yarı keçi yarı insan varlığı Tanrı Pan'ı görmektir ancak kalkan perdenin neler getireceğini kim tahmin edebilir? Deney sonunda Dr. Raymond başarısız olduğunu düşünse de, ileride yaşanan bazı tatsız ve gizemli olaylar başarısız olmadığını, aynı zamanda ruhani dünyaya bulaşmanın da pek iyi bir fikir olmadığını gösterecektir.Ben Tanrı Pan'ı ilk olarak, en sevdiğim kitaplardan birisi olan "Parfümün Dansı" kitabıyla tanıdım. Tom Robbins, Tanrı Pan'ı bir korku simgesi olarak değil de, yine şehvet düşkünü fakat kendi halinde ve neredeyse silik bir tanrı olarak kurgulamıştı. Bu nedenle Yüce Tanrı Pan'daki korkunç Pan figürünü kavramakta önce çok zorlandım. Belki de bu nedenle kitaptaki hikaye de bana çok korkutucu gelmedi zira okuyucuya bırakılan korkunç sahnelerin betimlenmesinde "yoğun kötülüğün gelmiş geçmiş en canlı temsili" olan kötü bir Pan hayal edemedim :). Fakat bu durum bu kitabın korku edebiyatının ilk örneklerinden birisi olduğu ve H.P. Lovecraft'ın ilham kaynağı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bunun yanı sıra Machen'in bu hikayesi Guillermo del Toro'nun ünlü filmi "Pan'ın Labirenti"nin de ilham kaynağıdır. Stephen King'in de övgü dolu sözlerini düşününce, kitabı okumak isteyeceğinizi tahmin ediyorum, şimdiden iyi okumalar!
"...Kızın gözlerinde korkunç bir ışık yanıyordu, gözleri uzaklara bakıyorlardı. Yüzüne büyük bir merak ifadesi yerleşti ve ellerini uzatıp görünmez bir şeye dokunmaya çalıştı; ama anında merak kayboldu ve yerini berbat bir dehşete bıraktı. Yüzündeki kaslar çirkin bir şekilde kasıldı ve çarpıldı ve tepeden tırnağa titremeye başladı; ruhu et evinin içinde debeleniyor ve titriyor gibiydi..."
6 Aralık 2018 Perşembe
30 Kasım 2018 Cuma
Siyah Orkide - Neil Gaiman
Neil Gaiman'ın kitaplarını ve çizgi romanlarını severek okurum. Daha önce burada da bazı romanlarından (Yıldız Tozu, Yokyer) ve en sevdiğim serisi olan sürükleyici Sandman Çizgi Roman Serisi'nden de bahsetmiştim. Bu nedenle "Siyah Orkide"yi black friday indirimlerinde görünce hemen aldım ve okudum. Okumak zaten çok zaman almıyor, kısa bir hikaye olduğu için ve çizgi roman olmasından bahisle kısa sürede bitiyor (sonunda da Gaiman'ın orijinal taslakları yer alıyor). Fakat itiraf etmek gerekirse bu eser için beklentiyi yüksek tutmamak gerekiyor zira bu çizgi romanı Gaiman'ın diğer çizgi romanları kadar başarılı değil. Belki de bu durum Siyah Orkide'nin Gaiman'ın 1986 yılında yazılan ilk çizgi romanı olmasından kaynaklanıyordur. Hikayeye gelirsek eğer, hikaye, Siyah Orkide adıyla tanınan ve bir botanikçi tarafından yaratılan, tam insan formunda olmayan (yarı bitki) bir kadın süper kahramanın, yasa dışı işlerle (kadın ticareti, uyuşturucu ticareti gibi) meşgul olan bir şirketin toplantı odasında öldürülmesiyle başlar. Yıllarca örgütün içine sızan ve suçu yok etmeye çalışan Siyah Orkide'nin öldürülmesi aslında her şeyin sonu değil başlangıcıdır. Susan Linden adındaki güzel, soğuk ve gizemli kadının hayatından esinlenilerek yaratılan Siyah Orkide'nin yok edilmesi kendi türünden diğer varlıkların yeniden doğmasını sağlar ve geçmişi arayan bir kadın üzerinden hikaye bir sarmal şeklinde devam eder. Neil Gaiman bu hikayeyi ve Siyah Orkide'yi yaratırken muhtemelen çizgi roman dünyasına bir kadın kahraman kazandırmayı hedefledi. Ancak hikayedeki eksiklikler ve Siyah Orkide'nin yeterince tanıtılmaması ve süper kahraman geçmişi ya da icraatleri hakkında herhangi bir ip ucu vermemesi nedeniyle bu hikayesi pek tutmadı. Aslında bu eserinde de yine ünlü illustrator Dave McKean ile birlikte çalışmış ancak çizimlerin kalitesi de hikayenin zayıflığını kurtarmamış. Hikayenin güzel tarafları da vardı tabi, mesela DC Comics'in efsanevi karakterleri Batman ve Poison Ivy'ye selam göndermesi ya da Ömer Hayyam rubaisine atıf yapılması gibi. Ama Gaiman'dan daha iyilerini okuduğum için öncelikli tavsiyem Siyah Orkide olamıyor maalesef...
"Sana teşekkür ederim Tanrım bu güzel gün için; ağaçların yemyeşil ruhları için sıçrayan ve sahi mavi bu gökyüzü rüyası ve her şey için tabii o0lan sonsuz olan evet olan (ölmüş olan ben hayattayım bugün, ve bu güneşin doğum günü; yaşamın ve aşkın ve kanatların; ve sınırsız yeryüzünün neşeli muhteşem olayının)."

27 Kasım 2018 Salı
15 Kasım 2018 Perşembe
Othello - William Shakespeare
Shakespeare'in eserlerini fırsat buldukça okuyorum ama bir sonraki okuma anının heyecanı daha fazla olsun diye araya mutlaka uzun bir zaman dilimi koyuyorum. En son Shakespeare'in Macbeth eserini okumuştum, şimdi ise yine en sevilen eserleri arasında sayılan Othello'yu okumayı tercih ettim. Othello, Macbeth ve Hamlet gibi Shakespeare'in en iyi eserleri arasında sayılmakta. Bu nedenle yazıldığı günden bu yana pek çok kez sahnelenmiş ve sinemaya da birkaç kez uyarlanmış. Hikayenin asıl kahramanı olan Othello, hayatını savaşlarda geçirmiş, Venedik'in ileri gelenlerince savaş sanatı ve zekası övülen Mağripli bir komutandır (kendisine zaten bu lakapla seslenirler). Venedik'te geçirdiği zaman zarfında şehrin ileri gelenlerinden birinin kızı olan Desdemona ile aralarında bir çekim olur ve gizlice evlenirler. Bu durum yükselme ve daha zengin olma hırsı ile yanıp tutuşan Venedikli çavuş Iago'nun hiç hoşuna gitmez. Aynı zamanda yiğit komutan Othello'nun kendisine yaver olarak da Iago'yu değil de Floransalı Cassio'yu seçmesi Iago'nun iyice hırsa kapılmasına neden olur. Bu nedenle, Osmanlı'nın donanma çıkaracağı haberi üzerine Kıbrıs'a gidildiğinde Othello'nun hayatını karartmak üzere kötülük dolu planlarını uygulamaya koyar. Othello'nun karısına olan aşkını, duygusal anlamdaki acemiliğini ve kendi zehirli tatlı dilini kullanarak onun yüreğini kıskançlıktan yakıp kavurur. Savaş sanatının inceliklerini bilen Othello, bilinçaltında yaşadığı bir nevi aşağılık kompleksinin de etkisiyle, üzerinde durup düşünmediği haberler neticesinde geri dönülemez hatalar yapmaya başlar. Söylenenlere göre, Shakespeare bu tragedyasının olay örgüsünü Cinthio adıyla ünlenen bir yapıttan esinlenmiş. Yine de yazarın başka bir yapıttan karakterleri veya olayların bir kısmını esinlenmesi kanaatimce eserin değerini azaltan bir unsur değil, netice olarak Shakespeare ortaya muhteşem bir kıskançlık tragedyası çıkarmış: Othello, saf kötülük olarak tasvir edilen Iago ve saf iyilik olarak tasvir edilen Desdemona'nın çatışmasında iyiliğin kötülüğe karşı yenilmesinin trajedisidir. Aslında Shakespeare'nin eserinde bahsettiği karakterler her insanın içinde gömülü bulunan duyguları taşımaktadır, sadece bir şeyin ateşlemesiyle derindeki duygular açığa çıkar. Hatta kıskançlık duygusu o kadar iyi tasvir edilir ki, psikolojide patolojik kıskanma duygusuna "Othello Sendromu" adı verilir. Bu durum beni belki de insan psikolojisini anlamak için zaman zaman Shakespeare okumak gerekiyor diye bile düşündürür :). İyi okumalar!
"...
Deri olmayan ancak bu sözleri çekebilir,
Keyif duyup bunları sevebilir,
Ama derdine sabırdan medet uman
Hem sözleri, hem kederi yüklenir
Özdeyiş insanı ya keyiflendirir ya kederlendirir
Ne yana çeksen o yana gittiğinden, iki anlama gelir;
Ama hep lafta kalır bu sözler sonunda.
Şimdiye kadar hiç görmedim ben
Kulak yoluyla iyileştirildiğini yürek acısının
..."
6 Kasım 2018 Salı
Deniz Duası - Khaled Hosseini
Khaled Hosseini'nin daha önce yayınlanan romanlarını okudum, Afganistan'ı çok iyi anlattığını düşündüğün yazarın kalemini çok severim. Bu nedenle yeni kitabını görünce heyecanla aldım fakat Deniz Duası daha önce okuduğum Khaled Hosseini kitaplarından oldukça farklıydı. Böyle söyleyince kitabı sevmediğim düşünülmesin sadece kitabın tarzı yazarın alıştığım tarzından farklı geldi bana. Deniz Duası 2015 yılında umuda yolculuk sırasında Ege'de batan bot nedeniyle vefat eden üç yaşındaki Suriyeli mülteci Aylan bebeğe ve zulümden kaçarken denizde yitip giden binlerce mülteciye adanmış. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, yazar küçük bir çocuğun ailesiyle beraber yerini yurdunu terk edip bir mülteci botunda denize açılmasının hikayesini, babasından Mervan adındaki bu küçük çocuğa yazılmış bir mektup aracılığıyla ve çizimi Dan Willliams tarafından yapılan renkli illüstrasyonlarla anlatmayı tercih etmiş. Mervan'ın birkaç yıllık hayatının özetini kısacık bir mektupta anlatan kitap tüm dünyanın bildiği sonu anlatmayı es geçmiş. Sanki anlatmayınca mültecilerin makus talihi değişecekmiş gibi kitabın sonunu denize yapılan bir dua ile bitirmiş. Khaled Hosseini denize yapılan dua ile mültecilerin kimseden görmediği iyiliği en azından denizden görmesini ve değerli yüklerini kendilerine bağışlamasını dilemiş: "Ah nasıl yakarıyorum denize bunu bilmesi için."
Khaled Hosseini'ni pek çok dile çevrilen ve sevilerek okunan kitapları (Uçurtma Avcısı-Bin Muhteşem Güneş-Ve Dağlar Yankılandı) sayesinde çok geniş çevrelerce tanındı. Bu nedenle hem kendi kurduğu kuruluşta hem de Birleşmiş Milletler nezdinde mülteciler için çeşitli çalışmalarda bulunan yazardan son yılların en gündemdeki konusu mülteci sorununa değinmemesi de beklenemezdi. Yazarın mülteci sorununa okuyucuyu rahatsız etmeden ancak çok çarpıcı bir şekilde değindiği bu hikayeyi okumanızı tavsiye ederim, hem kitabın tüm geliri de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)'ne aktarılacağından bu çaresiz insanlar için iyi bir adım da atmış olacağız.
"Bu gece annen burada Mervan, bu soğuk havada, ayın aydınlattığı kumsalda, ağlayan bebeklerin ve kaygı içinde bilmediğimiz dillerde konuşan kadınların arasında bizimle birlikte. Afganlar, Somalililer, Iraklılar, Eritreliler ve Suriyeliler. Hepimiz gün doğumunu hem sabırsızlıkla hem korku içinde bekliyoruz. Hepimiz bir yuva arıyoruz."
19 Ekim 2018 Cuma
Akışı Olmayan Sular - Pınar Kür
Arada sırada çizgi roman okumak gibi hikaye okumak da bana ayrı bir zevk veriyor. Pınar Kür de hikayeciliğini beğendiği yazarlar arasında (daha önce belirtmiş olmalıyım, kendisinin roman çalışmalarını hikayeleri kadar beğenmiyorum). Akışı Olmayan Sular, Pınar Kür'ün 1984 Sait Faik Hikaye Armağanı kazanan ve toplamda beş uzun öyküden oluşan bir kitabı. Kitapta geçen ilk dört hikaye, farklı sosyo-ekonomik kültürlerden gelen ve ilerleyen yaşlarında farklı işlerle meşgul erkeklerin bakış açıları ile yazılmış hüzünlü ve imkansız aşk hikayeleri. Tabi yazarın kadın olması aslında bu detayları daha enteresan kılan etkenlerden. Yine de kanaatimce kitabın en etkileyici hikayesi, bir kadının bakış açısıyla yazılmış son hikayesi olan "Bitmiş Zamana Dair" adındaki hikayeydi. Gizemli anlatıcının adını asla öğrenemediğimiz (yalnızca Şatuşka'nın adının kısaltması olduğunu öğrendiğimiz) hikaye klasik anlatım tarzının en iyi örneklerinden birisi. Anlatıcının karakter tasviri, üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen anılarını yer-zaman-mekan detayları ile yalın ve net bir şekilde anlatması ve bir kız çocuğu ile bir kadının bakış açılarının farklarını okuyucuya aktarabilmesi hoşuma giden detaylardan. Okuyucu olarak, hikayede İstanbul'un eski zenginliklerinin yavaş yavaş ortadan kalkmasını gözlemlerken bir taraftan da bir mucize olmasını bekliyorsunuz.Pınar Kür'ün yazdığı hikayeleri severek okuyabilmek için "durum hikayeciliğini" sevmek gerekir diye düşünüyorum. Zira hikayelerin geçmiş bir zamana sıkışı kalmış gibi akmaması (sanki kitabın adı bu detaydan geliyor gibi) ve anlatıcıların karamsarlığı her okuyucuya hitap eden bir tarz olmasa gerek. Kitabı merak edenlere ve hikaye okumayı sevenlere tavsiye ederim, sadece bir şeyi sorgulamak için: Yaşam ırmağının akmadığını hissedince tam olarak çözüm ne olabilir?
"Bir armonik askı, bir kararmış ayna, bir garip iskemle, bir olası sandık, tozlu bir vitrinin gerilerinde. Gelinlik giymiş, kollarını iki yana açmış dört yapay kadın bir yapının yükseklerinde. Hepsi cansız bunların, hepsi ölü madde. Neden o duraklardan birinde yaşamı bulacağımı sanıyorum, onu da bilmiyorum."
28 Eylül 2018 Cuma
Şair Evlenmesi - Şinasi
Türk Edebiyatı derslerinden de hatırlayacağınız gibi, Şinasi Türk Edebiyatına ilkleri getiren kişidir. Hatta yalnızca tarz olarak yeni edebiyat biçimleri getirmekle kalmaz, aynı zamanda içerik olarak da gözlemlerinden faydalanır, toplumu eğitmeyi amaçlar. Bu çerçevede, Şinasi'nin 1860 yılında yazdığı tek perdelik komedisi, Şair Evlenmesi tiyatro eseri de Batılı anlamdaki ilk tiyatro eseri olarak kabul edilir. Şinasi'nin bu oyunu yazarken amacının ne olduğunu bilemiyoruz ama oyunun kısa olması (tek perdelik), birkaç mekanda geçmesi ve kısa konuşma metinleri olmasından bahisle, aslında oyununu oynatma umudunu taşıdığını söyleyebilmek mümkün. Güldürünün ilk olarak Tercüman-ı Ahval gazetesinde tefrika olarak yayınlanması eserin sahnelenmemesi ihtimalinde yine de topluma ulaştırılmasını amaçlamış olabilir. Şair Evlenmesi konu bakımından dönemin Osmanlı toplumundaki görücü usulü evlenmenin sonuçlarını eleştirmeyi amaçlayan bir hikaye seçer. Oyunun ana kahramanı olan Müştak Bey, Batılı tarzdaki davranışları ve kılık kıyafeti nedeni ile toplumda pek sempatisi olmayan eğitimli birisidir. Sevdiği kadın olan Kumru Hanım'la "Kılavuz Kadın" ve "Yenge Hanım" adı verilen çöpçatan kadınlar aracılığı ile evlenmeyi amaçlar. Ancak toplumda sık sık rastlandığı gibi vekaleten yapılan nikahtan sonra karşısında Kumru Hanım'ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım'ı görür. Bu işten nasıl sıyrılacağı ile merak konusudur.
Henüz tercüme tiyatrolar bile yayılmamışken Şinasi'nin edebiyatta büyük bir adım atarak yayınladığı tiyatro eseri, gazetede yayınlandığı yıldan sonra unutulmuş ve yıllarca kimse tarafından dikkate alınmamış. Şinasi'nin vefatından sonra bir kitapçı Tercüman-ı Ahval koleksiyonunda bu esere rastlayarak onu yayınlamış ve eser birkaç kere de sahnelenerek ünlenmiştir. Tiyatro eseri olarak Şair Evlenmesi'nden bir Moliere ya da Haldun Taner tiyatrosu seviyesini beklememek gerekir, tahmin edileceği üzere edebi anlamda pek çok eksiği var ancak Şinasi tiyatro türü henüz edebiyatımıza girmemişken bu eser ile çağdaş edebiyatta bir dönüm noktası yaratmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.
"...Bir de yüz görümlüğünü nasıl etmeli? Adam sen de, o kolay. Şöyle birkaç beyit veriveririm olur biter: Bir kumrusun sen tab'a muvafık / Yapsam yuvanı sinemde layık / Can ü gönülden ben oldum aşık / Yapsam yuvanı sinemde layık. Benim gibi fakir bir şairin vereceği yüz görümlüğü bu kadar olur. "
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







