Powered By Blogger

30 Kasım 2018 Cuma

Siyah Orkide - Neil Gaiman

Neil Gaiman'ın kitaplarını ve çizgi romanlarını severek okurum. Daha önce burada da bazı romanlarından (Yıldız Tozu, Yokyer)  ve en sevdiğim serisi olan sürükleyici Sandman Çizgi Roman Serisi'nden de bahsetmiştim. Bu nedenle "Siyah Orkide"yi black friday indirimlerinde görünce hemen aldım ve okudum. Okumak zaten çok zaman almıyor, kısa bir hikaye olduğu için ve çizgi roman olmasından bahisle kısa sürede bitiyor (sonunda da Gaiman'ın orijinal taslakları yer alıyor). Fakat itiraf etmek gerekirse bu eser için beklentiyi yüksek tutmamak gerekiyor zira bu çizgi romanı Gaiman'ın diğer çizgi romanları kadar başarılı değil. Belki de bu durum Siyah Orkide'nin Gaiman'ın 1986 yılında yazılan ilk çizgi romanı olmasından kaynaklanıyordur. Hikayeye gelirsek eğer, hikaye, Siyah Orkide adıyla tanınan ve bir botanikçi tarafından yaratılan, tam insan formunda olmayan (yarı bitki) bir kadın süper kahramanın, yasa dışı işlerle (kadın ticareti, uyuşturucu ticareti gibi) meşgul olan bir şirketin toplantı odasında öldürülmesiyle başlar. Yıllarca örgütün içine sızan ve suçu yok etmeye çalışan Siyah Orkide'nin öldürülmesi aslında her şeyin sonu değil başlangıcıdır. Susan Linden adındaki güzel, soğuk ve gizemli kadının hayatından esinlenilerek yaratılan Siyah Orkide'nin yok edilmesi kendi türünden diğer varlıkların yeniden doğmasını sağlar ve geçmişi arayan bir kadın üzerinden hikaye bir sarmal şeklinde devam eder.

Neil Gaiman bu hikayeyi ve Siyah Orkide'yi yaratırken muhtemelen çizgi roman dünyasına bir kadın kahraman kazandırmayı hedefledi. Ancak hikayedeki eksiklikler ve Siyah Orkide'nin yeterince tanıtılmaması ve süper kahraman geçmişi ya da icraatleri hakkında herhangi bir ip ucu vermemesi nedeniyle bu hikayesi pek tutmadı. Aslında bu eserinde de yine ünlü illustrator Dave McKean ile birlikte çalışmış ancak çizimlerin kalitesi de hikayenin zayıflığını kurtarmamış. Hikayenin güzel tarafları da vardı tabi, mesela DC Comics'in efsanevi karakterleri Batman ve Poison Ivy'ye selam göndermesi ya da Ömer Hayyam rubaisine atıf yapılması gibi. Ama Gaiman'dan daha iyilerini okuduğum için öncelikli tavsiyem Siyah Orkide olamıyor maalesef...

"Sana teşekkür ederim Tanrım bu güzel gün için; ağaçların yemyeşil ruhları için sıçrayan ve sahi mavi bu gökyüzü rüyası ve her şey için tabii o0lan sonsuz olan evet olan (ölmüş olan ben hayattayım bugün, ve bu güneşin doğum günü; yaşamın ve aşkın ve kanatların; ve sınırsız yeryüzünün neşeli muhteşem olayının)."


27 Kasım 2018 Salı

Candide ya da İyimserlik - Voltaire

Bu kitabın adı ilk duyduğumdan beri ilgimi çekiyordu, bu nedenle kitap fuarında görünce hemen aldım.

15 Kasım 2018 Perşembe

Othello - William Shakespeare

Shakespeare'in eserlerini fırsat buldukça okuyorum ama bir sonraki okuma anının heyecanı daha fazla olsun diye araya mutlaka uzun bir zaman dilimi koyuyorum. En son Shakespeare'in Macbeth eserini okumuştum, şimdi ise yine en sevilen eserleri arasında sayılan Othello'yu okumayı tercih ettim. Othello, Macbeth ve Hamlet gibi Shakespeare'in en iyi eserleri arasında sayılmakta. Bu nedenle yazıldığı günden bu yana pek çok kez sahnelenmiş ve sinemaya da birkaç kez uyarlanmış. Hikayenin asıl kahramanı olan Othello, hayatını savaşlarda geçirmiş, Venedik'in ileri gelenlerince savaş sanatı ve zekası övülen Mağripli bir komutandır (kendisine zaten bu lakapla seslenirler). Venedik'te geçirdiği zaman zarfında şehrin ileri gelenlerinden birinin kızı olan Desdemona ile aralarında bir çekim olur ve gizlice evlenirler. Bu durum yükselme ve daha zengin olma hırsı ile yanıp tutuşan Venedikli çavuş Iago'nun hiç hoşuna gitmez. Aynı zamanda yiğit komutan Othello'nun kendisine yaver olarak da Iago'yu değil de Floransalı Cassio'yu seçmesi Iago'nun iyice hırsa kapılmasına neden olur. Bu nedenle, Osmanlı'nın donanma çıkaracağı haberi üzerine Kıbrıs'a gidildiğinde Othello'nun hayatını karartmak üzere kötülük dolu planlarını uygulamaya koyar. Othello'nun karısına olan aşkını, duygusal anlamdaki acemiliğini ve kendi zehirli tatlı dilini kullanarak onun yüreğini kıskançlıktan yakıp kavurur. Savaş sanatının inceliklerini bilen Othello, bilinçaltında yaşadığı  bir nevi aşağılık kompleksinin de etkisiyle, üzerinde durup düşünmediği haberler neticesinde geri dönülemez hatalar yapmaya başlar.

Söylenenlere göre, Shakespeare bu tragedyasının olay örgüsünü Cinthio adıyla ünlenen bir yapıttan esinlenmiş. Yine de yazarın başka bir yapıttan karakterleri veya olayların bir kısmını esinlenmesi kanaatimce eserin değerini azaltan bir unsur değil, netice olarak Shakespeare ortaya muhteşem bir kıskançlık tragedyası çıkarmış: Othello, saf kötülük olarak tasvir edilen Iago ve saf iyilik olarak tasvir edilen Desdemona'nın çatışmasında iyiliğin kötülüğe karşı yenilmesinin trajedisidir. Aslında Shakespeare'nin eserinde bahsettiği karakterler her insanın içinde gömülü bulunan duyguları taşımaktadır, sadece bir şeyin ateşlemesiyle derindeki duygular açığa çıkar. Hatta kıskançlık duygusu o kadar iyi tasvir edilir ki, psikolojide patolojik kıskanma duygusuna "Othello Sendromu" adı verilir. Bu durum beni belki de insan psikolojisini anlamak için zaman zaman Shakespeare okumak gerekiyor diye bile düşündürür :). İyi okumalar!

"...
Deri olmayan ancak bu sözleri çekebilir,
Keyif duyup bunları sevebilir,
Ama derdine sabırdan medet uman
Hem sözleri, hem kederi yüklenir
Özdeyiş insanı ya keyiflendirir ya kederlendirir
Ne yana çeksen o yana gittiğinden, iki anlama gelir;
Ama hep lafta kalır bu sözler sonunda.
Şimdiye kadar hiç görmedim ben
Kulak yoluyla iyileştirildiğini yürek acısının
..."

6 Kasım 2018 Salı

Deniz Duası - Khaled Hosseini

Khaled Hosseini'nin daha önce yayınlanan romanlarını okudum, Afganistan'ı çok iyi anlattığını düşündüğün yazarın kalemini çok severim. Bu nedenle yeni kitabını görünce heyecanla aldım fakat Deniz Duası daha önce okuduğum Khaled Hosseini kitaplarından oldukça farklıydı. Böyle söyleyince kitabı sevmediğim düşünülmesin sadece kitabın tarzı yazarın alıştığım tarzından farklı geldi bana. Deniz Duası 2015 yılında umuda yolculuk sırasında Ege'de batan bot nedeniyle vefat eden üç yaşındaki Suriyeli mülteci Aylan bebeğe ve zulümden kaçarken denizde yitip giden binlerce mülteciye adanmış. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, yazar küçük bir çocuğun ailesiyle beraber yerini yurdunu terk edip bir mülteci botunda denize açılmasının hikayesini, babasından Mervan adındaki bu küçük çocuğa yazılmış bir mektup aracılığıyla ve çizimi Dan Willliams tarafından yapılan renkli illüstrasyonlarla anlatmayı tercih etmiş. Mervan'ın birkaç yıllık hayatının özetini kısacık bir mektupta anlatan kitap tüm dünyanın bildiği sonu anlatmayı es geçmiş. Sanki anlatmayınca mültecilerin makus talihi değişecekmiş gibi kitabın sonunu denize yapılan bir dua ile bitirmiş. Khaled Hosseini denize yapılan dua ile mültecilerin kimseden görmediği iyiliği en azından denizden görmesini ve değerli yüklerini kendilerine bağışlamasını dilemiş: "Ah nasıl yakarıyorum denize bunu bilmesi için."

Khaled Hosseini'ni pek çok dile çevrilen ve sevilerek okunan kitapları (Uçurtma Avcısı-Bin Muhteşem Güneş-Ve Dağlar Yankılandı) sayesinde çok geniş çevrelerce tanındı. Bu nedenle hem kendi kurduğu kuruluşta hem de Birleşmiş Milletler nezdinde mülteciler için çeşitli çalışmalarda bulunan yazardan son yılların en gündemdeki konusu mülteci sorununa değinmemesi de beklenemezdi. Yazarın mülteci sorununa okuyucuyu rahatsız etmeden ancak çok çarpıcı bir şekilde değindiği bu hikayeyi okumanızı tavsiye ederim, hem kitabın tüm geliri de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)'ne aktarılacağından bu çaresiz insanlar için iyi bir adım da atmış olacağız.

"Bu gece annen burada Mervan, bu soğuk havada, ayın aydınlattığı kumsalda, ağlayan bebeklerin ve kaygı içinde bilmediğimiz dillerde konuşan kadınların arasında bizimle birlikte. Afganlar, Somalililer, Iraklılar, Eritreliler ve Suriyeliler. Hepimiz gün doğumunu hem sabırsızlıkla hem korku içinde bekliyoruz. Hepimiz bir yuva arıyoruz."

19 Ekim 2018 Cuma

Akışı Olmayan Sular - Pınar Kür


Arada sırada çizgi roman okumak gibi hikaye okumak da bana ayrı bir zevk veriyor. Pınar Kür de hikayeciliğini beğendiği yazarlar arasında (daha önce belirtmiş olmalıyım, kendisinin roman çalışmalarını hikayeleri kadar beğenmiyorum). Akışı Olmayan Sular, Pınar Kür'ün 1984 Sait Faik Hikaye Armağanı kazanan ve toplamda beş uzun öyküden oluşan bir kitabı. Kitapta geçen ilk dört hikaye, farklı sosyo-ekonomik kültürlerden gelen ve ilerleyen yaşlarında farklı işlerle meşgul erkeklerin bakış açıları ile yazılmış hüzünlü ve imkansız aşk hikayeleri. Tabi yazarın kadın olması aslında bu detayları daha enteresan kılan etkenlerden. Yine de kanaatimce kitabın en etkileyici hikayesi, bir kadının bakış açısıyla yazılmış son hikayesi olan "Bitmiş Zamana Dair" adındaki hikayeydi. Gizemli anlatıcının adını asla öğrenemediğimiz (yalnızca Şatuşka'nın adının kısaltması olduğunu öğrendiğimiz) hikaye klasik anlatım tarzının en iyi örneklerinden birisi. Anlatıcının karakter tasviri, üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen anılarını yer-zaman-mekan detayları ile yalın ve net bir şekilde anlatması ve bir kız çocuğu ile bir kadının bakış açılarının farklarını okuyucuya aktarabilmesi hoşuma giden detaylardan. Okuyucu olarak, hikayede İstanbul'un eski zenginliklerinin yavaş yavaş ortadan kalkmasını gözlemlerken bir taraftan da bir mucize olmasını bekliyorsunuz.

Pınar Kür'ün yazdığı hikayeleri severek okuyabilmek için "durum hikayeciliğini" sevmek gerekir diye düşünüyorum. Zira hikayelerin geçmiş bir zamana sıkışı kalmış gibi akmaması (sanki kitabın adı bu detaydan geliyor gibi) ve anlatıcıların karamsarlığı her okuyucuya hitap eden bir tarz olmasa gerek. Kitabı merak edenlere ve hikaye okumayı sevenlere tavsiye ederim, sadece bir şeyi sorgulamak için: Yaşam ırmağının akmadığını hissedince tam olarak çözüm ne olabilir?

"Bir armonik askı, bir kararmış ayna, bir garip iskemle, bir olası sandık, tozlu bir vitrinin gerilerinde. Gelinlik giymiş, kollarını iki yana açmış dört yapay kadın bir yapının yükseklerinde. Hepsi cansız bunların, hepsi ölü madde. Neden o duraklardan birinde yaşamı bulacağımı sanıyorum, onu da bilmiyorum."

28 Eylül 2018 Cuma

Şair Evlenmesi - Şinasi

Türk Edebiyatı derslerinden de hatırlayacağınız gibi, Şinasi Türk Edebiyatına ilkleri getiren kişidir. Hatta yalnızca tarz olarak yeni edebiyat biçimleri getirmekle kalmaz, aynı zamanda içerik olarak da gözlemlerinden faydalanır, toplumu eğitmeyi amaçlar. Bu çerçevede, Şinasi'nin 1860 yılında yazdığı tek perdelik komedisi, Şair Evlenmesi tiyatro eseri de Batılı anlamdaki ilk tiyatro eseri olarak kabul edilir. Şinasi'nin bu oyunu yazarken amacının ne olduğunu bilemiyoruz ama oyunun kısa olması (tek perdelik), birkaç mekanda geçmesi ve kısa konuşma metinleri olmasından bahisle, aslında oyununu oynatma umudunu taşıdığını söyleyebilmek mümkün. Güldürünün ilk olarak Tercüman-ı Ahval gazetesinde tefrika olarak yayınlanması eserin sahnelenmemesi ihtimalinde yine de topluma ulaştırılmasını amaçlamış olabilir. Şair Evlenmesi konu bakımından dönemin Osmanlı toplumundaki görücü usulü evlenmenin sonuçlarını eleştirmeyi amaçlayan bir hikaye seçer. Oyunun ana kahramanı olan Müştak Bey, Batılı tarzdaki davranışları ve kılık kıyafeti nedeni ile toplumda pek sempatisi olmayan eğitimli birisidir. Sevdiği kadın olan Kumru Hanım'la "Kılavuz Kadın" ve "Yenge Hanım" adı verilen çöpçatan kadınlar aracılığı ile evlenmeyi amaçlar. Ancak toplumda sık sık rastlandığı gibi vekaleten yapılan nikahtan sonra karşısında Kumru Hanım'ın çirkin ve yaşlı ablası Sakine Hanım'ı görür. Bu işten nasıl sıyrılacağı ile merak konusudur.

Henüz tercüme tiyatrolar bile yayılmamışken Şinasi'nin edebiyatta büyük bir adım atarak yayınladığı tiyatro eseri, gazetede yayınlandığı yıldan sonra unutulmuş ve yıllarca kimse tarafından dikkate alınmamış. Şinasi'nin vefatından sonra bir kitapçı Tercüman-ı Ahval koleksiyonunda bu esere rastlayarak onu yayınlamış ve eser birkaç kere de sahnelenerek ünlenmiştir. Tiyatro eseri olarak Şair Evlenmesi'nden bir Moliere ya da Haldun Taner tiyatrosu seviyesini beklememek gerekir, tahmin edileceği üzere edebi anlamda pek çok eksiği var ancak Şinasi tiyatro türü henüz edebiyatımıza girmemişken bu eser ile çağdaş edebiyatta bir dönüm noktası yaratmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

"...Bir de yüz görümlüğünü nasıl etmeli? Adam sen de, o kolay. Şöyle birkaç beyit veriveririm olur biter: Bir kumrusun sen tab'a muvafık / Yapsam yuvanı sinemde layık / Can ü gönülden ben oldum aşık / Yapsam yuvanı sinemde layık. Benim gibi fakir bir şairin vereceği yüz görümlüğü bu kadar olur. "

19 Eylül 2018 Çarşamba

Babil Prensesi - Voltaire

Aslında kitap bana da sürpriz oldu, daha önce Voltaire'nin (1694-1778) bu şekilde bir eseri olduğunu bilmiyordum. İnternetten kitap alış verişi yaparken tesadüfen fark ettim ve aldım. Voltaire benim için "Felsefe Sözlüğü"nün yazarı ve düzyazı eserleri ile tanınan bir filozoftu, o nedenle Babil Prensesi beni biraz meraklandırdı. Adından da anlaşılacağı üzere, kitap masal gibi başlayıp bir tinsel yolculuk şeklinde devam etmektedir. Ayrıca, Voltaire'in bu eserdeki dili o kadar akıcıdır ki kitabın sahneleri adeta bir rüya gibi akıp gider. Kitaptaki her şey Babil hükümdarının güzelliği komşu ülkelere de nam salmış kızı Formozant'a asil bir damat adayı bulmak için yarışma düzenlemesiyle başlar. Formozant'ın hem soylu hem de güzel olması civardaki ülkelerin hanedanlıklarının ilgisini çeker. Formozant için düzenlenen yarışmaya Hint Şahı, Mısır Firavunu ve İskit Hakanı katılır. Son anda bilinmeyen bir ülkeden gelen (Ganj Nehri civarında bulunan Gangaridler ülkesi) ve kendisini çevresine çoban olarak tanıtan genç bir adam yanında mitsel karakterlerden tek boynuzlu atı ve Anka kuşu ile birlikte çıkagelir. Formozant kim olduğunu anlayamadığı bu yakışıklı ve gizemli gence aşık olur, aynı şekilde genç çoban Amazan da Babil Prensesi'ne aşık olur. Ancak kehanete göre Babil Prensesi bütün dünyayı karış karış gezmeden evlenemeyecektir. Bu nedenle hem Formozant'ı hem de Amazan'ı beraberinde kendi içsel yolculuklarını da yaşayacakları uzun bir yolculuk beklemektedir.

Voltaire sivri dili ve eleştirel üslubu ile tanınan hatta bu nedenle sürgün edilmiş ve sürekli yer değiştirmek zorunda kalmış bir yazar. Dolayısıyla yazarın bu tarzını bilerek kitaplarını okumak kitaptan aldığınız mesajın tamamen değişmesini sağlıyor. Voltaire de bu Doğu masalını anlatırken aslında Formozant'ın yolculuğu sırasında uğradığı ülkeleri tek tek eleştirmeyi amaçlamış gibi görünüyor. Babil'den Arabistan'a, Ganj'dan Çin'e, Kimmer yurdundan Batavlar'a, Cermen ülkelerinden İngiltere'ye, Fransa'ya ve İspanya'ya uzanan yolculukta sürekli değişen zaman içinde bu ülkelerdeki sevdiği ve sevmediği alışkanlıkları, kültürel farkları kendi doğrularını da belirterek aktarmayı tercih ediyor. Bir Doğu masalından ziyade bir ustanın elinden çıkmış bu hiciv eserini okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar!

"Ölüp de yeniden dirilmek dünyanın en basit işidir hanımım, karşılığını verdi Zümrüdüanka. İki kez doğmak bir kez doğmaktan daha şaşırtıcı değildir. Bu dünyada her şey yeniden doğuyor; tırtıllar yeniden doğup kelebek oluyorlar; toprağa atılan bir çekirdek ağaç olarak yeniden doğuyor. ... Bedenleri oluşturan tüm zerreler başka varlıklara dönüşür. Benim durumuma gelince, Yüce Orosmad'ın eski haliyle yeniden doğmak lütfunu bağışladığı tek yaratığım ben."

4 Eylül 2018 Salı

Dede Korkut Kitabı

Arada bir dönüp dönüp Dede Korkut'un hikayelerini okuyorum zira hem anlattığı hikayeler hem de hikayelerini anlatırken kullandığı şiirsel dil çok hoşuma gidiyor. Hikayelerin ilk anlatıcısı olan Dede Korkut, olay örgüsünde genelde bir veli kişi namıyla akıl danışılan kişidir, bu nedenle aynı zamanda ozan sıfatını taşıtan eski Türk inancındaki din adamlarından olduğu tahmin etmekteyim. Dede Korkut'un ozan kişiliğinden olsa gerek, hikayeler şiirsel dilin yanı sıra pek çok nazım bölüm de bulundurmakta. Dede Korkut'un anlattığı hikayelerin zamanı hakkında kesin bir bilgi edinilmemekle birlikte anlattığı hikayelerin 15. yüzyılda yazıya geçirildiği düşünülmektedir. Özgün adı "Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan" yani Oğuz Diliyle Dede Korkut Kitabı olan eser aynı zamanda Oğuz Türklerinin yaşayışlarını, konuştukları dili, inanışlarını, örf, adet ve geleneklerini, yaşadıkları coğrafyayı, ahlak ve karakterlerini ayrıntıları ile anlatmaktadır. Kitaptaki her bir hikaye ayrı bir Türk boyu için söylenmiştir ancak olaylara bir bütün halinde bakıldığında bu boyların tek bir hakana, Hanlar Hanı lakaplı Bayındır Han'a bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Hikayelerin geçtiği coğrafya -hikayelerde geçen kelimelerden anladığım kadarı ile- Kuzey Doğu Anadolu- Batı Azerbaycan dolaylarıdır. Zira birkaç hikayede tekfurlara ait Bayburt Kalesi veya Trabzon Kalesinden söz edilmektedir, ayrıca "kafir dinli Gürcistan" şeklinde Gürcü topraklarından da söz edilmektedir. Oğuzların yaşam biçiminin hayvancılık olduğu da net bir şekilde anlaşılmaktadır düğün ve kutlamalarda aygır/deve/koç kesilmekte ve kopuzların çalındığı şölenler yapılmaktadır. Hikayelerde Şaman inancının etkileri (Bamsı Beyrek'in kırmızı düğün kaftanı vb. gibi) görülse de Dede Korkut hikayelerin sonunda İslam tasavvufuna uygun kapanışlar yapmaktadır. Ancak hikayelerin yazıya geçirildiği dönemde bu eklemelerin sonradan yapıldığı da düşünülebilir.

Bir mukaddime ve on iki hikayeden oluşan kitabın dünyada bilinen iki nüshası bulunmaktadır, birisi Almanya Dresden'de diğeri de Vatikan'dadır. Nüshalar üzerindeki ilk inceleme ve tercüme Alman bir Türkiyatçı tarafından yapılmıştır, akabinde ünlü şair Orhan  Şaik Gökyay tarafından kitap Türkiye'de yayınlanmıştır. eğer hala okumadıysanız Türk tarihi ve kültürü açısından çok değerli bu eseri okumanızı tavsiye ederim, eğer edebiyatçıysanız farklı, tarihçiyseniz farklı, yalnızca kitapsever biriyseniz daha farklı bir tat alacağınızı düşünüyorum.

"Vay al duvağımın sahibi / Vay alnımın başımın umudu
Vay şah yiğidim vay şahbaz yiğidim
Doyuncaya kadar yüzüne bakamadığım Han'ım
Nereye gittin beni yalnız koyup
Göz açıp da gördüğüm / gönül ile sevdiğim
Bir yastıkta baş koyduğum / yolunda öldüğüm
Vay Kazan Bey'in inançlısı / Vay kudretli Oğuz'un imrenileni
Hay Beyrek"

Dede Korkut Kitabı hakkında yapılmış detaylı bir inceleme:
http://www.acikbilim.com/2015/04/incelemeler/doga-tarihi-acisindan-dede-korkut-hikayeleri-uzerine-bir-inceleme.html



31 Ağustos 2018 Cuma

Katilin Temizliği - Amelie Nothomb

Geçen hafta Tünel'den aşağıya inerken yanıma kitap almayı unuttuğumu fark edince Kırmızı Kedi Kitabevi'nden bu kitabı aldım. Aslında kitap hakkında fikrim yoktu ancak kitabın adı ve tanıtım yazısı ilgimi çekti.

30 Ağustos 2018 Perşembe

Fotoğrafları ve Sözleriyle Tarihe Yön Veren 101 Kişi - Burak Saraçoğlu

Bu kitabı Antalya'da evin kitaplığında buldum, nereden bize geldiğine dair hiçbir fikrim yok. Tatilde kafa dağıtmak maksadı ile biraz göz gezdirdim. Açıkçasını söylemek gerekirse hayatımda bu kadar üstünkörü yapılmış bir iş daha görmedim. Öncelikle kitapta çok fazla yazım hatası vardır, sanki baskıya verilmeden önce hiçbir şekilde kontrol edilmemiş gibiydi. Bir de kitabı derleyen kişinin kitapta anlatılan kişileri ne amaçla bir araya getirdiğine dair bir ipucu yoktu. Kitapta bahsedilen kişilerin yalnızca kısaca hayatlarına değinilmiş ve onlara ait olduğunu tahmin ettim sözlerine yer verilmişti. Derleyen kişi neden bu kişileri seçtiğine dair herhangi bir açıklamada bulunmadığı için, her ne kadar kitabın adı "Fotoğrafları ve Sözleriyle Tarihe Yön Veren 101 Kişi" olsa da seçilen kişilerin pek çoğu ile kitabın adı arasında bir ilişki kuramadım. Özellikle merak ettiğiim husus bir kişinin "fotoğrafı" ile nasıl tarihe yön vereceğidir? Hala ara ara bu ifade ile derleyen kişinin ne demek istediğini düşünmekteyim. Ayrıca bir konuyu kabul etmek gerekir, bir kişi "sözleri" ile de tarihe yön vermez, yalnızca tarihe yön vermiş kişilerin sözlerini dikkate alırız. Örneğin Mustafa Kemal Atatürk. Kaldı ki, kanaatimce tarihe yön verenler de ya bilim insanları ya da politikacılardır. Bir ressamın tarihe nasıl bir yön vermesini bekliyoruz bu arada?

Kitapta bahsedilen kişilerin büyük kısmını çok severim. Bu nedenle bir kısmını burada bir kez daha tanıtmak isterim. Rene Descartes'tan bahsedilmiş (s.60). Descartes tanınmış ve öğretileri dikkate alınan bir filozof, kendisinden alıntılanan söz: "Akıllı olmak bir şey değildir, önemli olan aklını kullanabilmektedir." Leonardo Da Vinci de bahsi geçen kişiler arasında, kendisinin insanlığıa katkısının büyük olduğunu kabul etmek gerekir. Bilim insanı olarak Marie Curie dikkatimi çekenler arasındaydı, iki kez nobel ödülü alan ilk kişidir. Tüm çalışmalarını tek bir cümle ile özetlemiştir: "Hayatta hiçbir şey korkutucu değildir, sadece anlaşılması gerekir." Pakistanlı kadın politikacı Benazir Butto, Türk asker ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk, Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Teresa, Mahatma Gandhi kitapta dikkatimmi çeken isimlerden. Diğer isimlerin önemli kişiler olduklarını kabul etmekle beraber, tarihe yön verdikleri kısmının çok tartışmalı olduğunu düşünmekteyim.

"Öğrendiklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, karakterinizi biçimlendirir. Karakterinize ise kaderinizdir." (Mahatma Gandhi).

Not: Bir konuyu bahsetmeden geçemeyeceğim, Namık Kemal'in anlatıldığı bölümde kendisinden "İstiklal Marşı"nın yazarı olarak bahsediliyor, bu kadar büyük bir bilgi hatası kitapta yazılı tüm bilgileri şüpheli hale getiriyor.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Efsuncu Baba - Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın kalemini çok severim, döneminin İstanbul "sokak" yaşamını ya da "konak" hayatını güçlü gözlem yeteneğini kullanarak hem esprili bir dille aktarır hem de yanlış bulduğu yönlerini eleştirir. Bu kitabında da aynı şekilde batıl inanç ve hurafelerin peşinde koşan insanları Efsuncu Baba lakaplı Ebulfazl Enveri şahsında  ince bir şekilde eleştirmeyi tercih etmiş. Ebulfazl Enveri Bey İstanbul'da Hobyar semtinde simya ve iksir meraklısı bir babanın eğitimi altında güzel bir konakta büyümüş, karısı ve kızı ile yaşayan mirasyedi bir beyefendidir. Babasından sadece para değil, onun bu sıra dışı simya merakını da miras olarak alınca sabah akşam efsun, kehanet, tılsım, yıldız ve fal kitapları ile meşgul olur, hayatının tüm adımlarını yıldız fallarına ve batıl inançlarına göre atar, sağdan soldan topladığı ve çok para vererek aldığı eski kitaplarda yazan efsunlu definelerin peşine düşer. Bir gün yine efsunlu define peşinde iken, Binbirdirek'te kendi hallerinde şarkı söyleyen ve iplik eğirip para kazanmaya çalışan Agop ve Kirkor adındaki Ermeni gençleri ile karşılaşır. Bu gençleri okuduğu define efsanesinde anlatılan defineyi koruyucu Lahur ve Mahur adındaki melekler sanar ve onların da bu saf sofu adam üzerinden menfaat sağlamak üzere melek rolü oynamasıyla birlikte yeni bir define heyecanına beraber atılırlar.
 
Hüseyin Rahmi'nin sofu karakteri üzerinden aktardığı hikayenin anlatımı çok akıcı ve karşılıklı dialoglar şeklinde ilerliyor. Bu tarzıyla ve trajikomik hikayesiyle kitap, Fransız oyun yazarı Moliere'in tarzını anımsatıyor. Bu nedenle midir bilemiyorum, Hüseyin Rahmi kitabın sonunda konuyla alakalı yazdığı birkaç sayfalık didaktik denemesinde Moliere'e de gönderme yapmış ve günümüzde hala rahatlıkla gözlemleyebileceğimiz aldatma/aldatılmaya dair bazı toplumsal konulara eleştiri getirmiş. Bunlardan ayrı olarak Efsuncu Baba'yı okurken öğrendiğim güzel bir konuyu da paylaşmak isterim, 1949 yılında kitabın hikayesi Aydın Arakon'un yönetmenliğinde sinemaya aktarılmış. Ben filmi herhangi bir kaynakta bulup izleyemedim ancak tonton yanaklı Ermeni oyuncu Nubar Terziyan'ın ilk filmiymiş., bulursanız kaçırmayın derim. İyi okumalar & iyi seyirler!
 
"Henüz çooğumuz hayatın özünü anlayamayarak havada saadet, kuyu dibinde cennet arayan, birbirimizden keramet bekleyen, boş şeylere kapılan, vaatlere aldanan saf kimseleriz. Bu dünya henüz büyük komik Moliere çağından üç adım ileri gitmedi. Daima üstadın ebedi komedyanları tekrarlanıp duruyor. Yalnız sahnenin dekorları değişti. Tarzlar başkalaştı. İnsanın mayası hep o maya... Kötüler daha kurnazlaştı. Birbirine zarar verme ilerledi. Fenalık büyüdü."

Not: Daha önce Hüseyin Rahmi'nin Mürebbiye ve Kuyrukluyıldır Altında Bir İzdivaç kitaplarından da bahsetmiştim, okumak isterseniz linklerini paylaşıyorum:

Mürebbiye:

10 Ağustos 2018 Cuma

Azrail'i Beklerken - Marjane Satrapi

Persepolis'i okuduktan sonra Marjane Satrapi'nin diğer eserlerini de okuma kararı almıştım, fakat bazı çizgi romanlarının Türkiye'de maalesef yeni baskıları bulunmadığını fark ettim. Orijinal adı "Erikli Tavuk" olan "Azrail'i Beklerken" kitabını bir kitabevinin tozlu raflarından bulabildim ancak "Dikiş Nakış" kitabının baskıları tükendiği için tek seçeneğiniz sahafları dolaşmak gibi görünüyor. Satrapi'nin kalemini ve kendine has üslubunu beğeniyorum.
 
"Meşhen'de oturan eski bir arkadaşım var. Hemen hemen her şeyi satıyor. Geçen ay onun evindeydim. Bir Yahya Tarı (stradivarius keman değerinde bir tar) edinmişti. Müzelik bir parça! eşsiz bir çalgı!!! Üstelik seni hiç canlı dinlememiş olmasına rağmen ateşli bir hayranın. Haber vermek için ona yazacağım... Mektup ulaşana kadar.. Yirmi gün içinde orada olabilirsen, harika olur! Mutluluğu orada bulacağına eminim."
 
Marjane Satrapi'nin Persepolis eseri hakkındaki yorumlarım için:
 
 

24 Temmuz 2018 Salı

Dava - Franz Kafka

Kafka'nın "Dava" kitabını okumak uzun süredir aklımdaydı, şimdi H Plus Hukuk magazin dergisinde hukuk konulu kitaplar hakkında yazı yazmaya başladığım için bu kitabı öncelikli olarak temin edip okudum. Daha önce Kafka'nın "Dönüşüm" kitabını okumuştum, çok beğendiğimi anımsıyorum. Bu kitabında da Kafka aynen "Dönüşüm" kitabında olduğu gibi doğrudan merak uyandıran bir cümle ile konuya girmeyi tercih etmiş: "Josef K.'ya birisi iftira etmiş olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde o sabah tutuklandı." Kafka kendi hayatında da fikir değişimlerini ani mi yaşıyordu yoksa okuyucunun dikkatini çekmek için mi böyle bir giriş yaptı bilinmez ama edebiyat alanında kendine has bir tarzı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Peki Josef K. bir sabah aniden tutuklandıktan sonra ne oldu? Sonrası işte hiç tahmin ettiğiniz gibi değil, Josef K. tutuklanır ama neyle suçlandığını bilmemektedir. Bu süreçte bankadaki şeflik görevine de devam eden Josef K. ilk başlarda durumun vahametini kavrayamaz fakat kendisine tepeden bakan hakimlerin detaylarını asla anlayamadığı yargılamalarından sonra yavaş yavaş umutsuzluk hissetmeye başlar. Her zaman itiraz etme ve aklanma ihtimali vardır, bu nedenle deneyebildiği her yolu dener ancak ne itirazı sonuç verir ne de aslında "tamamen aklanma" diye bir şey söz konusudur. Josef K. bir süre sonra sağlıklı düşünemediğini fark eder, yaşadığı süreçten yılmıştır. Korkularından kaçamadığını fark eder, fiziken tutuklu değildir ancak zihni özgür değildir, çaresiz ve yalnızdır zira niçin tutuklandığını bilemeyen bir insanın kendisini savunması da mümkün görünmemektedir.

Kafka'nın en iyi eserlerinden birisi olarak kabul edilen Dava, gerçekle metaforun iç içe geçtiği ve tüm çaresizlik hissinin okuyucuya net olarak aktarılabildiği başarılı bir eser. Öyle ki pek çok yerde duruma müdahale edecek gücünüz olsun istiyorsunuz, Josef K.'nın yaşadığı bunalımlı bilinmezliğin içinde siz de kayboluyorsunuz. Peki Kafka aslında adalet sistemini mi sorgulamak istiyor? Belki öyle ama kanaatimce adalet sistemindeki aksaklıklardan çok kendi zihnimizdeki prangalardan kurtulmamızı vurguluyor gibi. Kafka'nın referansa ihtiyacı yok ama toplum içinde yalnızlaşan ve hor görülen insanların (böceğe dönüştüğünüz için ya da tutuklanarak yargılandığınız için) hikayesini bir okuyun derim, iyi okumalar!

"...Peki bu büyük örgütün amacı nedir beyler? Amacı masum insanları tutuklamak, sonra da benim durumumda olduğu gibi onlara sonuçsuz davalar açmak. Bu saçma sistem karşısında memurlar nasıl durabilir? Bu imkansız. En yüksek hakim bile bunu başaramaz. Bu nedenle polisler tutukladıkları kimselerin kıyafetlerini çalmaya çalışıyor, polis şefleri tanımadıkları insanları evlerine zorla giriyor, adil bir yargılama yerine, kalabalıkların karşısında küçük düşürülüyor..."

27 Haziran 2018 Çarşamba

Bizans Altınları - David Gibbins

Bu kitabı yıllar önce Çeşme'den almışım (kapağında not yazmışım) ama yıllardır okunmadan beklemiş. Bu aralar kitaplarımı dağıtmaya karar verdiğim için okumadığım kitapları ayırırken bu kitabı da fark ettim ve okumaya karar verdim. David Gibbins'in adını daha önce duymuştum, Atlantis kitabı çok sevilen ve okunan kitaplar arasındaydı, ancak ben Bizans Altınları'ndan çok memnun olduğumu söyleyemem. Ortalama bir kurgu & akıcılıktan uzak bir anlatımı vardı, ayrıca kitabın arkasında yer alan tanıtım yazısı da kitabın hikayesi konusunda yanıltıcıydı. Arkasındaki tanıtım yazısını okuyunca kitaptaki hikayenin İstanbul'da geçtiğine dair bir algı oluşsa da aslında yalnızca tüm hikayenin başlangıcı İstanbul'da geçmektedir. Tarihçi ve arkeolog Jack Howard, İstanbul'da Haliç (Altın Boynuz)'a yaptığı dalışlar ile VI. Haçlı Seferi'nde Bizans'ın elinde bulunan İstanbul yağmalanırken Haliç'e atıldığını tahmin ettiği Menora'ya dair bir iz aramaktadır. Menora Yahudiler'in Kudüs Tapınağı'ndan Hristiyanlar tarafından çalınmış paha biçilemeyen yedi kollu altın şamdanıdır. Howard'ın İstanbul dalışı sırasında İngiltere'de manastır kütüphanelerinin birinin dehlizlerinde tarihçi Maria de Montijo ve öğrencisi tarafından, Michelgard (İstanbul) hazinelerinin Viking diyarında olduğuna dair bir harita keşfedilir. Bir şekilde bir araya gelen ekip, Menora'yı ararken ortaya Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından Vikinglere, Kuzey buz denizinden Mayalara ve Nazilere uzanan bir hikaye çıkar.

David Gibbins kitapta pek çoık bilgi vermek istemiş, IV. Haçlı Seferinden Viking savaşçıcı Harald Sigurdsson'a, İskandinav efsanelerinden félag üyeliğine (bir çeşit tarikat), Nazi'lerden Meksika'daki Mayalar'a kadar pek çok tarihi olaya değinmiş. Yazarın kendisi entelektüel seviyesi yüksek bir tarihçi olabilir ancak tarihten esinlenilmiş bir macera kitabı okurken yalnızca bir konuya detaylı odaklanılmasını tercih ederdim. Zira çok fazla olay ve mekan olduğu için hem kitabı okumak ve dikkatimi vermek zor oldu, hem de kitap bitince aklımda çok az bilgi kaldı. Kitabın ana konusu Menora hakkında dahi tatmin edici bir bilgi edindiğim söylenemez. Bu nedenle özel olan Dan Brown tarzında yazarlara ilginiz yok ise, bu kitabı tavsiye etmiyorum.

"Ganimetler genellikle gelişigüzel kümeler halinde taşındı; fakat hepsinden fazla göze çarpanlar Kudüs Tapınağı'ndan ele geçirilenlerdi. Bunlar, her santimetrekaresinden büyük bir ustalık fışkıran altın bir masa ile yine altından yapılmış, ama gündelik hayatımızda kullandıklarımızdan çok değişik bir şamdandı. ... Zafer kutlamaları son buldu ve en sağlam yapıları kurmuş olan Roma İmrapatorluğu'nun son imparatoru Vespasian, bir barış tapınağı dikmeye karar verdi. ... Vespasian Kudüs Tapınağı'ndan getirilen ganimetleri de buraya koydu." (Josephus, Yahudi Savaşı VII)
 

23 Haziran 2018 Cumartesi

Vahşi Kızlar - Ursula K. Le Guin

Daha önce kitapçılarda & sosyal medyada kitaplarına sıkça rastlasam da Ursula K. Le Guin'in (1929 - 2018) herhangi bir kitabını daha önce okumaya fırsatım olmamıştı. Her ne kadar okuyamasam da Le Guin'in kitaplarını özellikle Mülksüzler'i hep merak etmiştim. Yazarın kitaplarını okumaya Vahşi Kızlar ile başlamış oldum. Zaten fantastik edebiyatı çok sevdiğim için yazara hemen ısındım, bu kısa ve çarpıcı hikayesini de çok beğendim. Vahşi Kızlar uzun bir hikaye değil, bu nedenle kitapta hikayenin dışında, yazara ait Okurken Uyanık Kalmak adında bir deneme, şiirleri, Açıksözlü Bir Söyleşi adında bir söyleşi yazısı ve Terry Bisson'la yapılmış samimi bir röportaj yer almaktadır. Vahşi Kızlar, bir kentin çevresinde kırsalda yaşayan ve kentteki savaşçı erkekler tarafından esir alınan yabani kızların hikayesini anlatmaktadır. Şehir'de yaşayan ve kendilerine "Taç Erkekleri" diyen altı savaşçı, kırsal alanda yaşayan ve bataklıktan geçinen göçebe kabileden birkaç köle çocuk yağmalamak için yola çıkar. Toprak insanları adını verdikleri bu insanlar Şehir'de kentin kuralları ile yetiştirilmekte ve büyüdüklerinde yetenekleri çerçevesinde köle olarak satılabilmekte, aralarında güzel olan kızlar ise eş olarak satın alınabilmektedir. Bu hikaye ise kılıç toplumu tarafından yağmalanan iki kız çocuğunun kısa ve hazin hayatlarına odaklanmaktadır.

Le Guin'in enteresan bir kurgusu var, bazı olayları çok hızlı geçerek aradaki boşlukları okuyucunun hayal gücüne bırakmış gibi. Vahşi Kızlar ise kısa olmasına rağmen çok çarpıcı bir dünya sunmaktadır, içinde cinsiyet ayrımcılığı, adalet kavramı ve sınıf ayrımını sorgulatan bir dünya. Hikayenin sonunda yer alan deneme ve söyleşileri ise okuyucuya bambaşka konuları sorgulatmaktadır. Bununla beraber, Le Guin bu eseri ile Nebula ödülünü de kazanmış ve Washington Post tarafından fantezi aleminin kraliçesi ilan edilmiştir. Eğer henüz okumadığınız bir kitap ise, okumanızı tavsiye ederim.

"Vahşi kızlara kentte nasıl yaşanacağını öğretme işini Nata üstlendi ve görevini içtenlikle yaptı. Kuralları öğretti, neye inanıldığını öğretti. Kurallar adalet içermediğinden adaleti öğretmedi."